Buyuk Patlama ve Evren
Gunes… 5500 C derecedeki bu dev alev topu, gunes sistemindeki toplam kutlenin 98.6%’sini sadece kendi basina olusturur. Her saniye 7 milyon ton Hidrojen, enerjiye donusmektedir. 4.5 milyar yasindaki bu alev topu dunyadaki yasamin ana kaynagini olusturur.
Gunes sistemimizi, dunyamiz disinda Merkur, Venus, Mars, Jupiter, Saturn, Uranus, Neptun gezegenleri olusturur. Gunes sistemi, saniyede 215km hizla Samanyolu Galaksisi icerisinde donmektedir.
Samanyolunda, tipki bizim gunesimiz benzeri 200 milyar yildiz daha vardir. Bunlarin 6 milyar tanesi, gunes sistemine benzer gezegen sistemlerine sahiptir.
Evrenin buyuklugunu su ornekle daha iyi anlayabiliriz. Gunes sistemimizin buyuklugu, icinde bulundugu galaksi, Samanyolu’na oranlanirsa, bu tipki bir muzik CD’si ile dunyayi karsilastirmak gibidir. Evrende Samanyoluna benzer 125 milyar galaksi daha vardir.
Evren cok buyuktur. Ve hizla genislemektedir. Eger evren genisliyorsa, bu demektir ki evren dun, bugun oldugundan daha kucuktur. Onceki gun de, dun oldugundan. Bu sekilde milyarlarca yil geriye gittigimizi varsayarsak evren o kadar kucuk olmalidir ki, sonunda bir atom bile evrenden daha buyuk kalir. Cok kucuk ve cok yogun, dinamik bir kutlecik… Ama birseyler olmustur ve evren hizla genislemeye baslamistir. Peki ne olmustur?
Bir anda tipki bir havai fisek gibi bir patlama olur ve evren hizla genislemeye baslar… Iste hersey boyle baslamistir. Buna “Big Bang” yani “Buyuk Patlama” deriz. Buyuk Patlama teorisiyse bir gecede ortaya cikmamis, binlerce yil boyunca insanoglunun topladigi bilgiler isiginda bulunmustur bu gercek. Insanoglu bu gercegi hep hayal etmis ve bulmaya calismistir. Basini kaldirip goge her baktiginda merakla doludur gozleri.
Ilk insanlar gokyuzune baktiklarinda hayat veren gunesi gorurler. Geceleriyse ayi ve yildizlari… Mevsimlerle dunyanin cehresinin nasil degistigini gozlemlerler. Insanlarin hayatta kalabilmeleri icin cevrelerini ve dogayi anlayabilmeleri gerekir. Gozlem evleri veya teleskoplar henuz yoktur. Yapimi halen gizemini koruyan ama tarihcesi M.O. 3100 yillarina kadar uzanan StoneHedge, henuz teknolojiyle tanismamis insanlarin gokleri anlayabilmek icin insa ettikleri bir gozlem evidir. Ingiltere’de dolastigimda beni hayretlere dusuren bu yapinin gizemiyse basli basina bir yazi konusudur. Meksika’daki muhtesem Maya yapimi Chichen Itza’nin da insa sebeplerinden en onemlisi gokyuzunun daha iyi gozlemlenebilmesidir.

Stonehenge

Chichen Itza Castillo
Dunyanin daha baska yerlerinde de insanlar gogu anlayabilmek icin solar gozlemevleri yaparlar. Mayalar gibi Sumerler de gokyuzu gozlemlerini yapar ve takvimi kesfederler.
Cozulmesi gereken ilk sey, hayat veren gunestir. Tarimi kesfeden insanlar ne zaman ekmeleri, ne zaman hasat yapmalari gerektigini ogrenirler. Gokyuzunu gozlemleyen eski insanlar gokleri bolgelere ayirirlar. Gordukleri yildizlarin dizilislerinden benzetmeler yaparak astrolojiyi bulurlar. Bu sayede cennetlerin ve tanrilarin bizim icin cizdikleri kaderlerimizi anlamaya calisirlar. Bazilarimizin gunluk gazetelerde okudugu fallar ve burclar iste bu ilk insanlar tarafindan bulunmustur ve halen cogumuz tarafindan gercekligine inanilmaktadir. Tabii ki cogu zaman yapilan bu basit gozlemler yanlis anlamalar dogurur. Dunyanin duz olmasi ve cennetlerin merkezinde olmasi karari gibi… Ama insanlarin bilgi acligi ve meraki hicbir zaman tukenmez. Eski Yunan, gunes ve ay ustune yogunlasir. Golgelerin boyuna dayanarak yaptiklari hesaplamalarla dunyanin buyuklugune 10% hata payiyla ulasabilirler.. Gunes ve ayin tanri olduguna karar verir ve geriye kalan yildizlar icin de tanrisal benzetmelerde bulunurlar. Yildizlari ikiye ayirirlar. Hareket edenler gezegendir, sabit olanlarsa diger gok cisimleri. 5 gezegeni ciplak gozle gozlemleyi basarir ve isimlendirirler de. Hepsi de tanri olarak atanan bu gezegenlerin isimleri Merkur, Venus, Mars, Saturn ve Jupiterdir. M.O. 4. yuzyilda, Aristo der ki, dunyamiz evrenin merkezindedir, gunes ve diger gok cisimleriyse dunyanin cevresinde donerler. Evrense buyuk bir kure gibidir…
16. Yuzyila kadar din adamlarinin kontrolundedir yeni bulgular. Yani tahmin edeceginiz uzere hicbir gelisme olmamistir insanin evren hakkindaki bilgisinde. Polonyali matematikci ve astronom Nicolaus Copernicus ortaya cikip gunesin evrenin merkezi oldugunu, cennetlerin gunesin cevresinde dondugunu ispatlayana kadar. Artik “Heliocentrism”, yani gunes merkezcilik vardir. Kiliseler bu bulguya siddetle karsi cikacaktir. Copernicus bu bulusunu aciklamak icin olum dosegine dusene kadar bekler. Peki, Tanrinin yarattigi dunya nasil olur da merkezde olmaz? Ama artik degisim baslamistir ve kiliselerin bunu durdurmasi imkansizdir. Alman matematikci ve astronom Johannes Kepler, ayni donemlerde gezegenlerin eliptik hareketlerini formule edecek ve dunyanin gunes cevresindeki donusu artik kesinlik kazanacaktir. Gezegenlerin eliptik rotalari boyunca gunese yaklastiklarinda hizlandiklari, uzaklastiklarindaysa yavasladiklari artik astronomlar tarafindan kabul gorur. Kepler, daha sonra da Galileo Galilei’ye ilk teleskopu yapmasinda yardim edecek ve adini olumsuzler listesine yazdiracaktir. Yalniz cevaplanamayan yeni soru artik farklidir: Gezegenlerin hizi gunes tarafindan nasil olur da etkilenebilir?

Galileo Galilei
17. YY, Italyan fizikci, matematikci ve astronom Galileo Galilei, Copernicus ve Kepler’in teorilerini alir ve dogrulugunu daha once hicbir insanoglunun goremedigi bir sekilde gormeyi basarir. Galilei bir tup icerisine yerlestirdigi iki mercekle cisimleri 30 kat daha yakin gorebilir. Artik aydaki kraterler, jupiterin uydulari, saturnun dev kulaklari, venusun bizim ayimiz gibi girdigi haller, venusun gunesin cevresinde donmesi… Galilei artik 100% emindir ki merkezde gunes vardir. Galilei gercegi aciklar. Kiliselerin dunya merkezli dogmasi artik son bulmustur. Kilise ve dinler tehdit altindadir. Galilei de tehlikededir. “Incil bize cennete nasil gidecegimizi soyler, cennetin nasil gittigini degil” diyerek Kiliselerin belki de yumusamasini saglamak ister. Galilei kitabini yayimladiginda kilise artik suskun degildir ve Galilei hayatinin geri kalanini ev hapsi cezasiyla tamamlayacaktir.
Galilei’nin aklini kurcalayan sorunun cevabini bulmayaysa oldukca yaklasmistir. Gunes nasil olur da cevresindeki gezegenlerin hareket etmesine sebep olabilir? Galilei, yaptigi deneylerle, kutlelerine bakmaksizin, yere dusen herhangi iki cismin ayni hizla ivmelendigini tespit etmistir. Ama bunun anlamini bulacak olansa tarihe ismini yazdiracak bir baska bilim adami Newton’dur.. Gezegenlerin hareketini de, elmalarin hareketini de o aciklayacaktir.

Isaac Newton
Stephen Hawking’in deyimiyle “modern bilim”in dogusunu borclu oldugu Galilei’in bulgularini pekistirecek yeni bilim adamlari icin dunyanin daha fazla beklemesine gerek kalmamistir. Artik kivilcim cakilmistir ve Ingiliz fizikci, matematikci, astronom, kimyager ve filozof olan “Sir Isaac Newton”, yere dusen elmalar gibi gezegenlerin de aslinda dustuklerini, buna sebep olanin da yercekimi oldugunu kesfedecektir.
1687′de yayinladigi kitabinda Newton yercekimini, 3 Newton hareket yasasini anlatmis, tarih boyunca en etkili bilimsel eserlerden birisi olan kitabiyla heliocentrism uzerinde kalmis en ufak supheyi dahi ortadan kaldirmistir. Sonraki ucyuzyil boyunca Newton yasalari herseyin temelini olusturcak, Newton da halen bilim adamlari tarafindan bilim tarihine gelmis gecmis en buyuk etkiyi yapmis bilim adami secilecektir. Dunyanin seklini dahi yercekimi gucune dayanarak hesaplayan Newton, birbirini ceken objelerin ne kadar yakinlarsa o kadar kuvvetli cektiklerini tespit ettiginde belki de Galilei’nin hayatta olup bunu ogrenebilmesini gecirmistir aklindan. Peki gunes de hareket ederse, dunyanin hareketi nasil tanimlanabilir, boyle bir sey mumkun mudur? Bu sorunun cevabiysa 200 yil sonra bir baska Alman bilim adamindan gelecektir.. Einstein, evreni yeniden tanimlayacaktir..

Einstein 1921
Einstein 1879′da dogar. Ailesiyle Almanya ve Italya’da yasar ve egitimini Isvicre’de tamamlayarak bir patent ofisinde calismaya baslar. Einstein evreni dusunmektedir. Evrenin sonsuz olmamasi gerektigi kafasinda yavas yavas oturmaya baslamistir. 1905′te relativite teorimini, uzay ve zamani aciklayan bulgularini yayimladiginda fazla ciddiye alinmasa da yillar sonra Einstein yuzyilin insani kabul edilecektir. Einstein’a gore uzay ve zaman ayri seyler degil aksine ayni seydir. Uzay-zaman ornegini kumasa benzetir. Kumastaki enine atkilar uzayi olustururken boyuna atkilarsa zamani olusturur. Yercekimiyse yatay olarak gerilmis bu kumasin ortasina birakilan bir bowling topunun etkisine sahiptir. Kumasin seklini bozar ortaya dogru tilt olmasina sebep olur. Ayni kumasa daha sonra atilan bilardo topuysa yuvarlanarak ortadaki bowling topuna dogru yonlenecektir. Kumasin sekil bozuklugu, yercekiminin (yani ornegimizdeki toplarin) kutlesiyle orantilidir. Obje ne kadar buyukse kumas o kadar bozulacaktir. Einstein bununla da kalmaz ve isigin dahi yercekiminin gucunden kacamayacagini one surer. Gunes tutulmasinda ayin arkasinda kalan gunesin bir halka seklinde gozukmesinin sebebi yer cekimiyle rotasindan sapan isigin ta kendisidir. Einstein artik superstardir. New York’ta adim basi kendini durduran ve relativite teoremini soran insanlardan kurtulmak icin kendisinin hep Einstein’a benzetildigini soyler ve bir tebessumle uzaklasir. 1921′de Nobel odulu kazanan Einstein para odulunun buyuk kismini bosandigi esine kaptiracak, kalanini da yaptigi hatali yatirimlar sonucu kaybedecek, ekonomi konusunda cok da zeki olmadigi ortaya cikacaktir.
Genel relativite teorisinin dogurdugu sonuc sudur: Evren ya genislemektedir veya kuculmekte… Ama bu teoriye gore butun kutlelerin birbirine yaklasmasi gerekmektedir. Peki bunu durduran nedir? Einstein teorisinde, cisimlerin birbirlerini ceken yercekimi gucu gibi, dengeleyici bir iten gucun de oldugunu savunur. Bunun icin kozmolojik bir kat-sayiyi da denklemine dahil eder. Evren statik olmalidir. Einstein bu kez hatalidir. Evren statik degildir. Relativite teoremi evrenin genisledigini coktan ispatlamistir bile.

Lemaitre

Edwin Hubble
Iste bu, buyuk patlamayi akla getirir.. Biz nereden geldik? Bu soru binlerce yil din adamlari tarafindan aciklandi. Bu yolda bilim ve din hep catisma halindeydi. Evren hep yoktu. Bir zamanlar bir baslangic vardi. Lemaître, Einstein’in genel relativite teoremini kozmonolojiye uyarlayarak “Buyuk Patlama” lafini ilk kez kullandiginda Einstein Lemaître’ya “matematik hesaplamalarin dogru ama fizik denklemlerinin kabulu mumkun degil” diyecektir. Lemaître, iddiasindan vazgecmez. 1925′te Lemaître’nin “buyuk patlama” ve o surecten beri evrenin genislemesi fikri kabul gormeye baslar. Hubble bu fikri oldukca benimsemis ve samanyolundan baska galaksilerin varligini ispatlamaya koyulmustur. Hubble evrenin buyuklugunu hesaplamak ister ve teorisi sudur. Yildizlarin parlakligini olcebilirse uzakligini da hesaplayabilir. Tipki tuneldeki bir trenin isiginin tren yaklastikca yogunlasmasi gibi… Ve nihayet Hubble, ismini olumsuz yapacak gozlemini yapar. Samanyolu, milyarlarca galaksiden sadece biridir. Hubble’in farkettigi bir sey daha vardir. Diger galaksiler gittikce uzaklasmaktadir. Yani evren tipki Lemaître’nin de soyledigi gibi genislemektedir…
Hubble galaksilerin hizini hesaplayarak evrenin yasini tespit edecegini farkeder. Eger bu hizla ilerliyorlarsa sifir noktasini de bulabilmelidir. Evrenin yasini 2 milyar olarak hesaplar. Hesap yanlistir ama Hubble dogru iz uzerindedir. Ingiliz astronom Fred Hoyle, periyodik tabloyu temel alan yeni bir teoriyle ortaya cikar. Hoyle’ye gore evrenin baslangici yoktur ve durgundur. Buyuk patlama diye bir sey sozkonusu dahi olamaz. Artik carpisan iki gorus vardir. Hep var olan ve durgun evrenle buyuk patlamayla olusan ve genisleyen dinamik evren.
Bilim adamlari merak etmeye ve sorgulamaya devam eder. Sorulacak yeni soruysa sudur: Eger buyuk patlama varsa, ilk patlamanin yarattigi sicaklik ve radyasyon hala olculebilir olmalidir. Ama 1940′larda bunu dogrulayacak teknoloji henuz mevcut degildir. 1960′larda yepyeni bir tespit ortaya cikacaktir. Kozmoz aslinda bize cevabi hep fisildamaktadir. Ama biz dinlemeyi bilmedigimiz icin duyamayiz. 1965′te bilim adamlari radyasyonu olcebilecek duruma gelmislerdir. Buyuk patlamayla olusan isinin devami radyasyonda saklidir. Bilim adamlari, dev bir anteni uzaya cevirip dinlemeye basladiklarinda bir cizirtiyla karsilasirlar. Tipki radyoda olmayan bir kanalda bizim duyabilecegimiz cizirti gibi. Once birseylerin hatali oldugunu dusunurler. Bu enteresan ses nedir ve nereden gelmektedir? Fikir uretemez bilim adamlari… Oysa cevap cok basittir. Bu ses heryerden gelmektedir. Bu aslinda evrenin sonsuz yasta olmadiginin da acik bir kanitidir. Hoyle’in durgun evren teorisi artik cope atilmistir. Sadece buyuk patlama vardir. Ilk patlamayla Hidrojen ve helyum olusurken daha sonra nitrojen, karbon gibi daha agir maddeler olusacaktir. Hoyle 2001′de oldugunde hala buyuk patlamanin olamayacagina inanmaktadir. Ama bu gorusunde maalesef yalniz kalmistir. Buyuk patlama bir gercektir. Ama cevaplanamamis yeni sorular vardir ve sorun tipki evren gibi hizla genislemektedir.
Uzayda sicaklik degismez. Bu kadar genis bir alanda sicaklik nasil olur da dengede olabilir? Soguk bir suyla dolu bir su kabina bir bardak sicak su doktugunuzde bir sure sonra isi dengesi olusabilecegi gibi evrende de denge olusabilir, yalniz sorun sudur: Bunun icin zaman gerekir ve evren, bu dengenin saglanacagi kadar yasli degildir. Iste o zaman Einstein’in “hicbir sey isiktan daha hizli olamaz” teorisini sorgulanir hale getirecek yeni bir teori atilir ortaya. Evren, buyuk patlama ile patladigi andan itibaren o kadar hizli genislemektedir ki, isi hic degismemis, genisleme hiziysa isik hizindan daha fazladir. 2003′teyse teoriler yerini gercege birakacaktir.
Evrenin ilk hali olan, atomun kucuk bir yuzdesi buyuklugundeki dinamik, sicak ve yogun baloncukta doganin 4 gucu de mevcuttu. Yercekimi, elektromanyetizm, zayif nukleer kuvvet, guclu nukleer kuvvet… Hepsi bir arada super gucu olusturuyordu. Aniden yercekimi bu super gucten kopmus ve evren bir anda genislemeye baslamisti. Evren genisledikce de soguyordu. Patlamadan 3 dakika kadar sonra evrenin sicakligi 100 milyar Fahrenheit dereceye dusmustu bile. Atomlarin olusabilmesi icin yeterince soguk bir ortamdi bu. Ilk olarak hidrojen olustu. Hidrojenler birleserek helyumu olusturdu. Bir milyar yil sonra yildizlar sekillenmeye baslamis ve nitrojen, oksijen, karbon gibi agir ve yeni elementler olusmustu artik. 9 milyar yil sonra fuzyonla yildizlar olusacak, cevredeki toz bulutlari da gezegenleri olusturucakti. Bu gezegenlerden birinde sicaklik, su ve atmosfer olusturacak kosuldaydi ve nihayetinde bu mavi gezegenin yuzeyinde sivi halinde su olusmustu bile. Suyun altindaysa kimyasal reaksiyonlarla hayat formlari cikti ortaya. Sonra uzun surecek bir evrim sureci bekliyordu bu tek hucreli hayat formlarini. Iste bu bizim hikayemizdi. Bu, bildigimizi dusundugumuz seydi. Bu dusuncemizse her gecen gun yeni bilgilerle zenginlesmekteydi. Bunlarin hicbirini bize kutsal kitaplar ogretmedi. Ama bulgularini delillerle sunabilmek icin hayatlarini adayan ve merak etmekten hic vazgecmeyenler ogretti.
sevgili dostum yazını hiç sıkılmadan okudum. Aklıma bişey takıldı. evren daha oluşmamışken ortalıkta hiçbirşey yokken boşluk kendi kendine “bi büyük patlama yapıyımda evren oluşturuyum” nasıl diyebiliyor? ayrıca daha zaman bile yoktur. yani büyük patlamanın başlamasıyla zaman başlar. peki zamanın başlaması için geçen zaman nasıl geçicek
(sanırım bu sorunun yanıtını cern deneyi bize verecektir beklemekte fayda var) bir başka husus da eğer evren ışık hızından düşük bir hızla genişliyorsa bu teknoloji yardımıyla evrenin dışına çıkabileceğimiz anlamına gelir. (çok ilginç olucak
) Bir zamanlar ısaac newton un hayatını okumuştum. bir dönem ısaac newton incili incelemeye başlamıştır ve birbiriyle çelişen, mantığa uymayan birçok hata bulmuştur fakat kilisenin insanlar üzerindeki etkisi çok büyük olduğu için korkudan çok uzun bir süre kimseye açıklayamamıştır. söyleyeceklerim bu kadar yazılarınızın devamını diliyorum kolay gelsin…
Guzel yazi eline saglik . Bilim adamlarina peygamber deselerdi rahatlikla kabullenirdim .
“Evrenin ilk hali olan, atomun kucuk bir yuzdesi buyuklugundeki dinamik, sicak ve yogun baloncukta doganin 4 gucu de mevcuttu. Yercekimi, elektromanyetizm, zayif nukleer kuvvet, guclu nukleer kuvvet… Hepsi bir arada super gucu olusturuyordu. Aniden yercekimi bu super gucten kopmus ve evren bir anda genislemeye baslamisti.” demişsin.
1) Evrenin ilk hali olan şey nasıl oluştu?
2) Yerçekimi nasıl olduda bu süper güçten kopmaya karar verdi?
3) Evren genişlemeye başladığında neden tek bir yıldız yerine milyonlarcası oluştu?
Ben bir ateistim ve bunlar aklımı kurcaladı, cevabını verebiliyorsan sevinirim.
Zor sorular Jesus. Bunlarin cevabini ben de bilmiyorum ama arastiracagim. Ilk iki sorunun cevabinin simdilik oldugunu pek sanmiyorum ama ucuncu sorunun mutlaka bilimsel bir teorisi olmali.
Jesus çok güzel bana göre ateistin bunları düşünmesi bile büyük gelişme aslında biz inananlara göre bu sorunun cevabı belli umarım sende düşünerek aynı sonuca varırsın neticede doğru bir Allah’ın bir olduğu gibi
Ateisti dusundugu icin tebrik ediyo. Kim? Musluman
Saka gibisin NoName. Hayatinda kac seyi dusunerek, arastirarak, sorgulayarak buldun sen bir musluman olarak? Eee, Jesus’un sorularinin cevabi ne onu da soyleseydin bari?
1) Evrenin ilk hali olan şey nasıl oluştu?
Allah olusturdu.
2) Yerçekimi nasıl olduda bu süper güçten kopmaya karar verdi?
Allah oyle istedi.
3) Evren genişlemeye başladığında neden tek bir yıldız yerine milyonlarcası oluştu?
Hahaha, bu mudur? Bi de dusunmekten bahsediyosun. Ne olur bilimsel makalelerden, matematik, fizik, kimya vb bilim iceren konulardan uzak durun. Komik oluyosunuz…
Allah oyle karar verdi.
Sayın Sibirya,Yüce Allah zaten düşünmemizi emrediyor. Her bilim aslında kendine mahsus dille Yüce yaratıcıyı işaret ediyor. Allah’ın varlığına inanmamız bizi bilimsel sebebleri düşünmekten,araştırmaktan alıkoyamaz bilakis okudukça öğrendikçe Yüce Allah’a olan inancımız artar.
NoName eminim müslümanlığın gereklerini tam yapan birisidir. Bir de müslümanım diyen, 100.000 lerce yıl cehennemde yanacağını bile bile namaz kılmayan, HARBİDEN REZİLLİĞİ VE CAHİLLİĞİ PAÇADAN AKAN insanlar var. NoName yine kendi çapında haklı ama demin dediğim gibi olan insanların ne yaptığı belli değil ya.
Eski Yunanlılar yıldırım ve şimşeklerin nasıl oluştuğunu bilmedikleri için zeusun gönderdiğini zannediyorlardı. Ama günümüzde şimşeklerin nasıl çaktığı ilkokulda öğretiliyor.
Henüz cevabı olmayan bişey hakkında, araştırmayı bırakıp da bunu allah yaratmıştır demek doğru olmaz. Elbet bir gün cevabı bulunur.
Sayın Jesus
İnancında özgürsün biliyorum sadece sana şu hakikatı söylemek isterim. İslamiyet hak dindir. Yüce Kitabımız Kuran Şüphesiz Allah’ın sözüdür. Kuran-ı Kerim en büyük mucizemizdir. Gerçekten inanan insan Allah’tan korkar,yalan söylemez, savaş dışında haksız yere inanmıyor diye insan öldürmez,gayri müslimde olsa kimseye haksızlık yapmaz. Çalışır düşünür araştırır,fakirlere yetimlere yardım eder, Anne babasına saygılı olur, İnsanları iyiliğe davet eder,Zina yapmaz başkasının namusuna yan gözle bakmaz,Alkol almaz,pis bir hayvan olan domuz etini yemez … şimdi bunlarda bir yanlışlık görüyormusun Bazı müslümanlar yanlış yolda ise bunu Allah’ın diniyle nasıl bağdaştırırsın. Herkesin günahı kendinedir kimse başkasının günahını yüklenmez. Yinede Yüce Allah sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir. Tabi kul hatasız olmaz. Biz müslümanlar Allah’tan ümidimizi kesmeyiz.
Bazı ateist arkadaşlar gerçekleri çarpıtmayı çok iyi biliyorlar. Kuran’a ve peygamberimize iftiralarda bulunuyorlar. bunları iyice araştırmadan karar verme
Daha öncede söylediğim gibi bilimsel sebebleri araştırmak zaten gereklidir. Allah’a inanmamız bizi örneğin şimşeğin nasıl oluştuğunu araştırmaktan alıkoyamaz. Hayrıda şeride yaratan Allah’tır Her şeyin yaratıcısı Allah’tır isteseydi tüm insanlar inananlardan olurdu. Kaderin bir cilvesi olarak bazı insanlar inanır bazıları inanmaz. Bazı insanlar iyi olur bazıları kötü bunlar bize imtihan vesilesidir. Allah’ın vaadi haktır. Allah parmak uçlarımızı düzenlemeye varıncaya kadar öldükten sonra bizi tekrar yaratacak ve bu dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz.
saygılarımla
NoName kardeşim, ben 14 yaşına kadar aynı senin gibiydim, sürekli dini kitaplar okur, farz kılınan şeyleri yapar, haram kılınanları yapmazdım. Dinimde derinleşmek için mübarek gecelerde bolca ibadet ederdim. Küçüklükten beri aklıma sorgulayıcı sorular gelirdi ve bunları hep dini kitaplarda araştırırdım. 14 yaşına kadar, çeşit çeşit 45-50 tane kitap bitirdim. Bunların içinde risale-i nur külliyatı da var. Bir kaç ay önce ise kitaplarda yazan örneklerin kandırmaca örnekler olduğu, gayet mantıksız ve saçma olduğu başıma dank etti. Yani beni önce ateist sonra agnostik yapan tek şey müslümanlığın ta kendisiydi.
Emin ol ki müslümanlık hakkında çok şey biliyorum. Burda istesem Janos’a, müslümanlık lehinde öyle güzel yazılar yazarım ki sen dahil bunu gören tüm müslümanlar beni ayakta alkışlar. Ama Janos’ta bağımsız düşünce gibi bir nimet olduğu için benim yazılarımın ne kadar mantıksız olduğunu bilir.
A ve B kişilerinin davasını yürüten bir hakim, eğer A kişisinin haklı çıkmasını istiyorsa, elinden geleni ardına koymaz ve bir yolunu bulup A kişisini haklı gösterir. Eğer B kişisinin davayı kazanmasını istiyorsa, aynısını B kişisi için de yapar. Eğer haklı olanı bulmak istiyorsa eldeki verileri kullanarak haklı olanı bulur.Bu insanlar için de geçerlidir. Müslümanlığın haklı çıkmasını isteyen bir insan, gerçekleri kendine göre yorumlayıp saptırabilir. Aynısını bazen ateistler de yapar. Ama gerçeğin hangisi olduğunu bulmak isteyen bir insan eldeki verileri kullanarak doğru yolu bulur.
Diyelim ki müslümanlık sahidende doğru bir din. Ben onlarca kitap okumama rağmen müslümanlıktan çıkmışsam, allah benim iman etmemi istemiyor demektir. “Biz izin vermedikçe kimse iman edemez” demiyormu kuranda. Bu yüzden, yani iyiyi ve ya kötüyü seçme şansım olmadığından beni cehenneme de atamaz
. Hem, ben merhametimi 100 parçaya bölüp 1 parçasını yarattıklarıma dağıttım demiyor mu kendisi. Bu kadar merhametli birisi kendinden kat kat güçsüz birini nasıl cehenneme atabilirki.
“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde yaşayanların hepsi tümü ile iman ederdi. O halde insanları sen mi zorlayacaksın da iman edecekler?
“Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması sözkonusu değildir. Allah aklını kullanmayanları da en yüz kızartıcı iğrençliğin kucağına atar.” Yunus suresi 100. ayet
Sayın Jesus Sanırım bu ayetlerden bahsediyorsun.
Şayet Allah dileseydi şu insanlık türünü başka şekilde yaratırdı. Melekler gibi o da bir tek yoldan, iman yolundan başkasını tanımazdı. Veya herkese aynı yetenekleri verirdi. Bu yetenekler bütün insanları teker teker imana götürürdü.
Yine Allah dileseydi bütün insanları bir tek noktaya zorlar ve onları zorla buraya sevkederdi. Onlara hiçbir seçme yeteneği ve irade vermeyebilirdi. Fakat hikmetinin bazı yönlerini kavrayıp bazılarını kavramadığımız yaratıcı olan yüce Allah’ın hikmeti, insan denen şu varlığın hem iyiliği, hem de kötülüğü, hem doğru yolu, hem de sapıklığı kabul edebilecek bir yeteneğe sahip olmasını gerektirmiştir. Şu veya bu yolu tercih edebilme gücünü vermeyi uygun görmüştür. Bu hikmetin gereği olarak insan, kendisine Allah tarafından verilmiş bulunan yetenekleri, duyguları ve kavrayışları güzel şekilde kullanır ve onları evrendeki ve insanın bünyesindeki hidayetin delillerini kavramaya ve peygamberlerin getirmiş bulunduğu mucizeleri ve belgeleri anlamaya yönlendirebilse o kişi, neticede iman eder. Ve bu iman ile kurtuluş yolunu bulur. Tam tersine kendisine verilen duyguları kullanmadığında, kavrayışını kapattığında, imana götüren delillere yönelmediğinde kalbi katılaşır, aklı donuklaşır, sonuçta ilahi mesajı yalanlamaya veya onu inkâra kalkışır. Bunun sonucu olarak da, Allah’ın yalanlayıcılar ve inkârcılar için belirlemiş olduğu cezaya çarptırılır. Bizim kavrayamadığımız hikmetin olmadığı anlamına gelmez.
Öyleyse iman tamamen insanın tercihine bırakılmıştır. Peygamber kimseyi imana zorlamaz. Çünkü kalbin eylemlerine, vicdanın yönelişlerine baskı yapma imkânı yoktur.
“O halde insanları sen mi zorlayacaksın da iman edecekler?”
Bu olumsuz bir sorudur. Çünkü böyle bir zorlama sözkonusu olamaz.
“Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması sözkonusu değildir.”
İmana ulaşmanın yolu belli, imana götürmeyen bir yolda yürüye yürüye insan imana ulaşamaz. Bu demek değildir ki, insan iman etmek istediği ve imana ileten yolda yürüdüğü halde Allah kendisini ondan alıkoyar. Ayeti kerimenin ifade ettiği bu değildir. Burada ifade edilmek istenen şudur: İmana ulaşmanın yolu Allah’ın iznine ve yasasına uygun bir şekilde onu elde etmeye çalışmak, genel yasasına uyarak, belirlenen yolunu izleyerek ona varmaktır. Bu genel yasa ve izin gözönünde bulundurularak gerçekleştirilen bir iman isteği sonucunda Allah yolunu gösterir ve kendi izniyle imanın gerçekleşmesine izin verir. Çünkü meydana gelen her şey ancak Allah’ın özel izniyle, belirlemesi ile gerçekleşebilir. İnsanlar ancak yolda yürüyebilirler. Yüce Allah da onların yollarının sonucunu bilir. Allah, yolunda doğruya ulaşmak için harcamış oldukları çabanın karşılığını verir.
Ayeti kerimenin son kısmı bu gerçeği dile getirmektedir.
“Allah aklını kullanmayanları en yüz kızartıcı iğrençliğin kucağına atar.”
Akıllarını düşünmekten alıkoyanlar pisliğe bulaşmış kimselerdir. Ayeti kerimede geçen “rics” kavramı, soyut pisliklerin en kötüsüdür. İşte onlar kendi duygularını düşünmekten ve muhakeme etmekten alıkoydukları için, bu pisliğin kucağına atılacaklardır. Çünkü onlar, bu eylemleri neticesinde yalanlamaya, nankörlüğe ve inkâra kalkışmışlardır.
Belgelerin ve uyarıların iman etmeyenlere hiçbir fayda sağlamayacağı olgusu da, bu gerçeği daha açık olarak ortaya koymaktadır. Göklerde ve yeryüzünde bu ayetler ve belgeler gözlerinin önüne serilmiş bulunmalarına rağmen, onlar bunları düşünmemektedirler.
Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî fiillerde, yani kendi irademizle yaptığımız işlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı hak…
Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz ve sona erdiremez. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden kimsenin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir. İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi hâlde buna imtihan denmez.
İnsanlar bu dünyada kendi amel defterlerini diledikleri gibi doldurmuyorlar mı? İlâhî emir ve yasaklara uyup uymama konusunda serbest değiller mi?
Evet Yüce Allah sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir. Bazen inkarcı arkadaşları gördüğümde her ne kadar zarara rızası ile gidene merhamet olunmaz desemde üzülüyorum doğrusu. Ben bir insan olarak böyle isem beni yaradan Allah daha merhametlidir. Veya güzel bir şey gördüğümde bunu yaradan Allah daha güzeldir diyorum. ne varki bunun terside vardır. zalimlik yapan, zulmeden insanlarda vardır. Allah’ın azabı şiddetlidir.
Bilenle bilmeyen inananla inanmayan bir olamaz. Yüce Allah nasıl inanıp iyi işler yapanları cennetle müjdeliyorsa, İnkarcı olanlarıda cehenneme atacağını belirtiyor. Daha öncede söylediğim gibi Allah’ın vaadi haktır.
” Bilenle bilmeyen inananla inanmayan bir olamaz. Yüce Allah nasıl inanıp iyi işler yapanları cennetle müjdeliyorsa, İnkarcı olanlarıda cehenneme atacağını belirtiyor. Daha öncede söylediğim gibi Allah’ın vaadi haktır. ”
Doğru diyorsun bilenle bilmeyen hiç bir olur mu! Burdan anlaşılıyor ki senin bu “din” denen masala inandığın ve aslında hiçbir şey bilmediğindir. Bütün dinler safsatadır. Artık bırakın bunlarıda bilim ve somut veriler ışığında konuşun. Senin o “kutsal” dediğin kitapların içinde yazanları Sümer Tarihinde aynen bulabilirsin.
Kaderi ve kazayı örneklendireceğim ve bu bugüne kadar duymadığın bir şekilde olacak……..
Kader:Bir varlık düşün.Sonsuz bilgiye sahip….Sonsuz bilgi ne demek peki.yapalım tanımını:Sonsuz bilgi; bilinen ve bilinmesi olası olan tüm ilimlerin ve bu ilimlere en ince ayrıntısına kadar nüfuz eden etkenlerin ve bu etkenlerin doğuracağı sonuçların,bu sonuçların oluşturabileceği seçeneklerin tümünün bilinmesi halinde sahip olunan bilgi seviyesi……..işte bu seçenekler gelecekte önümüze çıkacak olası her türlü durumu ifade ederler.Kadere iman demek,bu seçeneklerin mutlak bilgiye sahip kişi tarafından biliniyor olması demektir
Kaza ise en önemli konu bu hususta.çünkü irade serbestisi tartışmalarının kaynağı burda.Kaza ; mutlak bilgi sahibi tarafından bilinen seçeneklerden birinin, seçeneğin muhatabı tarafından seçilip varlık kazanması haline deniyor.Diyorsun ki bu seçtiğimiz şeyi allah zaten biliyordu ve benim seçmemin mantığı kalmıyor….allahın bildiği şey seçenekler.buraya kadar bir itirazın yok heralde.ancak allah, herbir seçeneğin seçiminin ardından meydana gelecek yeni seçenekler sırasını ve bu silsileyi de biliyor.örnekle;
3 yolumuz var ve her bir yol 9 yola ayrılıyor.bu 9 yolun herbiri de 27 yola ayrılıyor ve bu böyle gidiyor…..yolu seçenin hesaplayamayacağı sayıda yol sayısı olana kadar…………Şimdi……yolların sayılarını bilen ve ilk 3 yoldan herhangi birinin seçildiği zaman ortaya çıkacak daha fazla sayıdaki yol seçeneklerini bilen bir kişi var.bir de yolu seçme hakkı olan birisi var.seçim hakkı olan kişi 1. yolu seçtiğinde ,yolların hakimi(allah),geriye kalan olası bütün ihtimalleri biliyorsa bu seçen kişinin baştaki 3 yoldan 2.sini seçme özgürlüğünü ortadan mı kaldırmış olur? hayır…..kişi 2. yolu da seçmiş olsaydı muhtemel yolların hepsini zaten yolların hakimi biliyordu.yani başımıza gelecek şeyi allahın biliyor olması demek,her bir kişinin yapacağı öznel seçimleri biliyor demek değil.sayısız seçeneklerin her birini biliyor demektir.Dolayısıyla kişi ne yapmış olursa olsun daha önce hesap edilmiş bir şeyi yapmış oluyor.Daha önce sonucu öngörülmüş birşeyi seçmiş olmamız ise bizim özgürlüğümüze laf ettiremez…
ha şunu dersen eyvallah..bu seçeneklere muhatap kılınmayı biz mi seçtik?Bilmiyorum.Ama bence onu düşünmemiz anlamsız.Çünkü eğer seçtiysek zaten haketmişiz bu dünyayı.yok seçmediysek o zaman Takdir-ilahi.:)çocuk da dünyaya gelmeyi seçmiyor ama 18inde sonra özgür kalıyor di mi:)
Kısacası tüm seçenekleri bilen bir hakim kişi var.Bizim özgürlüğümüz seçenekler arasındaki tasarruflar.dolayısyla her bir tasarrufumuz kendi hür irademizle.kısıtlı olan tek şey ise seçenekler.(dünya ya da evren hayatı)
çok saygı değer özgürlük kardeşim müthiş açıklamışsın tebrik ediyorum ama şöyle de bi durum var ki:Allah o üç yolu ve olası bütün sonuçlarını biliyor ya 3 yoldan herhangi birini seçmeden önce Allah ın bizim o 3 yoldan hangisini seçeceğimizi de biliyor olması gerek aksi takdirde herşeyi biliyor denemez biz seçmeden önce hangisini seçeceğimizi biliyor olması hangisini seçeceğimizi belirlemesini gerektirir bu da bizim özgürlüğümüze gölge düşürüyo =) 3 yoldan birini seçtikten sonra karşımıza çıkan diğer seçeneklerden de hangilerini kendi özgür irademizle seçeceğimizi en ince ayrıntısına kadar biliyor olması gerek. yani bütün olasılıkları bilir ve o olasılıklardan bizim hangisini seçeceğimizi de bilir ancak böyle herşeyi biliyor diyebiliriz. bununla ilgili de garip bir paradoks vardır: tanrı herşeyi bilir ve herşeye gücü yettiğine göre gelecekteki kendi kararlarını da değiştirmeye gücü yetecek mi?? eğer tanrı “gelecekte şunu yapıcam” diye bir karar vermişse ve daha sonra “vazgeçtim yapmıycam” diyebiliyorsa eski bildiği bilgi yanlış olur bu da herşeyi bilmediğini gösterir eğer ki karar değiştiremiyorsa o halde herşeye gücü yetmiyor demektir çünkü kendi bilgisi dışında birşey yapamıyor anlamı çıkar işte bu yüzden tanrının var olması teknik açıdan imkansızdır… şimdi böyle söyleyince de diyorlar ki tanrı katında zaman diye birşey yoktur zaman sadece bu göreceli evren içinde vardır yani bizim için vardır. böyle demekten başka çareleri yok aksi takdirde tanrının var olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklardır. ama tanrı katında zamanın olmadığına dair kesin bir bilgimiz yoktur bu düşünce “başka nasıl olabilir ki” denilerek bulunmuştur haliyle “tanrı vardır çünkü başka nasıl olabilidi ki” diye düşünülür. Demek ki tanrı düşüncesini yıkmak için tanrının olmadığı ama aynen şu andaki gibi sürüp giden bir evren modeli bulmamız yetrerli olacaktır bu durumda “haa demek tanrı olmadan da olabiliyormuş” düşüncesi kendini gösterecektir ve herkes tam anlamıyla özgür kalacaktır. Bu da çok zor birşey değil zaten
Sevgili Abdullah,
Öncelikle belirtmek isterim ki benim yazım kader ve kaza üzerine yazılmış bir yazıdır.Senin yazındaki bahsettiğin paradoksun konuyla doğrudan ilintili olduğunu düşünmüyorum.O konu daha çok Allah’ın varlığıyla ilgili felsefi ve akli nitelikte bir tartışma……onu istersen daha sonra ayrıca tartışalım:)
Kader ve kaza tartışması ise hicretten 100 yıl sonra başlamış ve çok kafa patlatılmış bir tartışma….hatta öyle zorlu bir konu ki bu ;”Kelam” denilen ilahiyat dalının doğmasına büyük katkısı olmuş bir konu.Şu an sünni olanların imani esaslarını düzenleyen ve temllendiren kişi olan Ebu Hanife de bu tartışmaya damga vurmuş isimlerden.Ben yazımda onun görüşlerini kendi çapımda örneklendirmek istedim sadece.Şimdi sana cevaben Ebu Hanife’nin görüşlerini özetleyen bir ilahiyat doçentinin makalesinden alıntı yapıcam;
,,Kaderin problematik yanı, ezelî ilmin belirleyiciliği ve kısıtlayıcılığı ile insanın iradeli ve ahlaklı bir varlık olduğu iddiaları arasındaki zihnî dengenin kurulmasıdır. Bu arada kelam, her bir fırkanın metodolojik tercihleri doğrultusunda nasların yaklaşımını da söz konusu dengenin keşfedilmesi faaliyetine dahil edecektir. Kabul etmek gerekir ki, nasların çoğunluğu da Allah’ın ilminin mutlak oluşunu, belirleyiciliğini insanın sınırlılığını esas almaktadır. İşte bu şartlarda bir kısım Müslümanlar, ilgili nasları gözeterek ve daha literal yaklaşarak ezelî ilim lehine ve insanın iradesi ve davranışlarındaki ahlaklılığını ihmal ederek cebre yönelmiş, tevhidi ve ona ilişkin tenzihi tam olarak tanımlamaya çalışmış, bir kısım Müslümanlar da insanı ahlaklı bir varlık olarak tanımlamak sûretiyle ezelî ilmin belirleyiciliğini izah etmeden, insanın iradesini öne çıkartmıştır. İlkini tercih edenler cebrîler, ikincisini tercih edenler ise kaderî/mu’tezilîlerdir. Ebû Hanife, bu iki uçyaklaşım arasında nasları ve aklın vazgeçilmez ilkelerini ihmal etmeden olabildiğince insaflı ve gerçekçi bir açıklama şekli geliştirmeye çalışmıştır.
Ebû Hanife’ye göre, ortaya çıkan her şey, Allah’ın ilmi, kaderi, kazâsı, iradesi, kudreti, levh-i mahfuzdaki yazısı ve yaratması ile ortaya çıkmaktadır. Allah, alemle birlikte insanı ve fiillerini de yaratmıştır. Bundan sonra yaratmanın cebr olmadığını ispat etmek isteyen Ebû Hanife, Allah’ın yarattıklarından hiç birini küfür ve imana zorlamadığını insanları mümin ve kafir olarak yaratmadığını, onları sadece şahıslar olarak yarattığını iman ve küfürden beri olarak yaratılan insanların emir ve yasaklarla karşı karşıya geldiğini, emir ve yasaklarla karşılaşan insanların kendi iradeleri ile küfrü ve imanı tercih ettiklerini öne sürmektedir.1 Bu yaklaşımı ile Ebû Hanife, önemli ölçüde bir denge gözettiğini, Allah’ın takdiri yanında insanın iradeli olduğunu da ifade etmektedir. Ancak açıklanması gereken bir husus daha vardır. Naslar, insana ilişkin her şeyin önceden kaydedildiğini ve yazıldığını bize haber vermektedir. Bu yazı ve önceden geçmiş olan belirlilik, kimileri tarafından cebre hamledilmiştir. Ebû Hanife, söz konusu yazıya kendince bir açıklama getirmektedir: “Allah eşyayı yok iken (lâ min şey) yarattı. O, eşyâyı ortaya çıkmadan (kevn) önce ezelde biliyordu. Eşyayı takdir etmiş ve kazâ etmiştir. Yerde ve gökte olan hiçbir şey yok ki, Allah’ın meşîeti, ilmi, kazâsı ve kaderi ve levh-i mahfûzdaki yazısı ile gerçekleşmemiş olsun. Ancak onu, hüküm itibariyle değil, vasıf itibariyle yazmıştır.”1 Ebû Hanife’nin en son telaffuz ettiği ve yazının mahiyetine ilişkin geliştirdiği ifade, onun, ezelî ilim ve insanın iradesi arasında bir ara yol bulma çabasında olduğunu göstermektedir. Dönemi gözetildiğinde bu yaklaşımın, esasen son derece güçlü bir fikrî yeterliliğe işaret ettiğini, nasların daha ziyade cebr ağırlıklı ifadeleri ile felsefî ve kaderî baskı arasında sıkışan Ebû Hanife’nin, sünnî yaklaşımı tanımlamak için yollar aradığını ve belli ölçüde bir çıkış yolu bulduğunu kabul etmek gerekir.
Cebrî görüşü tercih edenler, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudretini esas alarak insanın iradesini ihmal etmişler ve Allah’ın adaletini reddetmişler, bir anlamda Allah’a zulüm isnat etmişler, kaderî görüşü esas alanlar ise insanın iradesini, va’d ve vaîdin gerçekleşeceğini esas alarak Allah’ın ilmini iradesini, kudretini, mutlak yaratıcılığını ihmal etmişler, Allah’ın adaletini vurgularken onun naslarda açıkça yer alan sıfatlarını, açıklamalarının dışına çıkarmışlardır. Her iki yaklaşım da dinî ve teolojik bakımdan yeterince başarılı değildir. Ebû Hanife’nin başarısı ise, erken sayılabilecek bir dönemde bu gün bile aklî/felsefî bakımdan değerlendirilmeye konu yapılacak nitelikte güçlü bir kader telakkîsi ile karşımıza çıkmış olmasıdır.,,
….Sevgilerimle…..
güzel bir açıklama olmuş ama maalesef yazının sonunda belirttiğin gibi yeterli değil işin kötü tarafı insanlar bununla nasıl yetinebiliyorlar? Ebu hanife olaya giriş yapmış bi yere kadar getirmiş ordan devam ettirsenize kardeşim aradan o kadar yıl geçmiş ama bi türlü ilerleme kaydedememişiz ama tabi bu konulara kafa yormaya başlayınca delirmeyi de göze almak gerek
Sevgili Abdullah, yazıyı bir daha oku.yeterli olmayan olarak ifade edilen, iki fanatik görüşün birbirlerini dışlayıcı tutumları sonucu oluşan kader anlayışları….Ebu Hanife’nin görüşü değil yani….
O yüzden yazıyı tekrar oku ..özellikle Ebu Hanife’nin akli çıkarımını:
,, hüküm itibariyle değil, vasıf itibariyle yazmıştır,, cümlesi üzerinde düşün sadece.
cevap yazmanı beklemiyorum.Düşünmen yeterli
sevgili dostum yanıtla sekmesini yukarda bulamadığım için cevabı buraya yazıcam vasıf olarak yazmıştır hüküm olarak değil demiş ebu hanife işte ben buna yetersiz diyorum Allah ın neyi nereye yazdığının hiç bir önemi yok sonuçta o herşeyi hiç yaratmadan önce vasıf olarak da biliyor hüküm olarak da o zaman herşeyin vasfı ve hükmü önceden belli yani ne yapacağımız özgür irademizle neyi seçeceğimiz biz hiç yaratılmadan önce belli sonra biz yaratılıyoruz tabi mecburen Allah ın bildiği hükümde yaşıyoruz aksi takdirde ALlah ın bilgisi yanlış çıkar ve sonunda biz yanıyoruz eğer hükmünü bilmiyo sadece vasfını biliyosa Allah herşeyi bilmiyordur. Böyle birşey nasıl olabilir??
Eğer ki Allah’a zaman izafe edebilirsek,Allah seçtiğimiz şeyleri henüz bilmiyor demektir, yok zamanlar üstü bir konumda ise zaten zaman tüneline hakim olan o olduğundan
seçtiklerimizi bilmesi de doğal:)
Sonuç:mantık yürütmeye çalışıyoruz,ancak mantığın zamanla bütünleşmiş ve zamandan ayrı olarak düşünülebilmesine muktedir değiliz.O halde mantık üstü olduğuna inandığımız bir gücü mantığın kurallarıyla sorgularsak, mantıksızlık
yapmış oluruz. Ama Allah’ın, yaptığımız seçimlerin sonucunu şimdiden öznel olarak belirlememiş olması ihtimali de olasıdır ve imkansız değildir.Allah’ın kendi seçimi olabilir bu.
Ama dediğim gibi ,zamanlar üstü bir yapı da söz konusu olabileceğinden seçimleri biliyor da olabilir.Bu son ihtimali mantıkla açıklayamayacağımızdan, hür irade dediğimiz insana özgü mantıklı karar verme yetisini de bu bağlamda sorgulamamız boş bir çaba olacaktır……
Mantıklı ve güzel seçimler yapmamız dileğiyle………
Mantik ustu olduguna inandigin yaratiktan bahsederek mantik yurutmen cok komik arkadasim. Kalkip mantik yaparak kaderi acikliyosun, sonra da mantik ustu yaratik diyosun. O acikladigin kaderi kuranda hangi ayete dayanarak acikladin bi de onu soyle. Oncelikle bi karar ver. Ya mantigi secersin, ya dogmayi. Sen mantik yurutuyosun, sikistigin yerde de mantik ustu diyip kiviriyosun. Mantikli guzel secimi sen yaparsin umarim, kalkip da bi ateiste mantiktan bahsetmezden evvel…
ayrıca senin dediğine göre bizim mantığımızı falan yaratanda Allah o halde bizi “kendisini” anlayamayacak bir mantıkla yaratmasındaki amaç neydi? “dur şunları beni bi türlü anlayamayacakları bi kafayla yaratıyımda mal gibi kalsınlar dünyada” mı diyordu
tabiiki zaman kavramını Allah’a izafe edemeyiz diyceksin başka da çaren yok daha önceden söylediğim gibi ama başka bir çarenin olmaması onun öyle olduğu anlamına gelmez kanıt gerekiyor. eğer ki ortaya bir iddia atılıyorsa kesinlikle MANTIKLI bir kanıtla desteklenmelidir “bu böyle olmalı başka çaresi yok” demek asla bir kanıt değildir. saygılarımla
Değerli kardeşim Özgürlük doğru söylemiş,
Allah’ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları…
Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış… Elbette biz onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz, ezelî ve zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız… Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!..
Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine farklı tesirleri oluyor?.. Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa, ihtiyarları da ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu?
Şair, haklı olarak soruyor:
Nedir zaman nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi yokuş mu?
Biz zamanla kayıtlıyız. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları… Lâkin, bu safhalar hep nispî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar… Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem… Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hâdiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre farklı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse, her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor…
İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor, yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor. Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir kavram olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz. O, yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir.
Âyet-i Kerime’de ne güzel buyurulur:
“Yaratan bilmez olur mu? O lâtiftir, her şeyden haberdardır.”
( Mülk Sûresi, 14 )
Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..
Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar… Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar. Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir. Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.
bak yine tanrının zamandan münezzeh olduğuna dair kanıt göstermemişsin hala “zamanı yaratan tanrı zamandan münezzeh olmalı çünkü başka türlü olamaz” mantığıyla ilerliyorsunuz. hayır kardeşim başka türlü olabilir buyrun size tanrının olmadığı ve zamandan münezzeh herhangi bir yüce yaratıcının olmadığı bir evren modeli: evren sürekli bir noktadan başlayarak genişliyor ve daha sorna daralıp yeniden bir nokta oluyor ve nokta yok oluyor fakat yok olmadan önce bir sonraki bigbangi tetikleyecek birşey bırakıyor arkasında ve ondan yeniden bigbang oluyor ve yeniden genişliyor evren sonra tekrar daralıyor ve bu döngü sonsuzdan gelip sonsuza gidiyor. bu evrende gezegenlerden birinde yaşamı oluşturcak koşullar sadece bir süreliğine sağlanıyor ve yaşam oluşuyor yaşam oluştuktan sonra zaten gerisini evrim hallediyor ve bu yaşamı oluşturcak koşullar bir süre sonra kayboluyor ve yaşam bitiyor. evren bigbangden başlayıp tekrar o küçük nokta haline kadar geçen zaman içinde çok kısa bir süreliğine çok küçük bir gezegende oluşuyor yaşam hepsi o kadar. belki daha önce ve daha sonra başka gezegenlerde de yaşama uygun koşullar olmuştur ve onlarda da yaşam başlamıştır bunu bilemiyorum. şimdi diyceksiniz ki bu hassas ayar nasıl tesadüfen oluşuyo? bi kere o hassas ayar falan değil kardeşim dünyayı güneşten birazcık uzaklaştırsak yaşam biter birazcık yaklaştırsak yaşam yine biter deniliyor hayır kardeşim biraz uzaklaştırsak eet şu anda bizim yaşamımız bitecektir ama o şartlara uygun yeni yaşamlar başlayabilir ayrıca dünyanın güneş çevresindeki yörüngesinde bile sürekli sapmalar olduğunu biraz astronomiyi araştıran herkes bilir. ayrıca güneş sürekli olarak böyle değil yakıtı bitmeye başlayınca bu yaşam aralığı da dünyanın ötesine geçicektir ve dünya acayip sıcak hale gelicek ve elbet bir gün bu yaşam aralığı marsa denk gelicek ve orda da yaşam oluşabilecek koşullar var olacaktır yani bu kasti olarak ayarlanmış bir ayar değildir. ayrıca evrende milyarlarca galaksi var her galakside milyarlarca yıldız var her yıldızın çevresinde de ortalama 10 gezegen dolaşsa toplam kaç gezegen ediyor milyar*milyar*10 ve bu ayarın tutma olasılığı 1/milyar*milyar*10 gibi birşey olacaktır ki tek bir gezegende bu ayar tuttuysa bunu olasılıkla hiç tanrıya ihtiyaç olmadan açıklamak çok kolay oluyor yani bu ayarı tutturamayan sürüyle gezegen var etrafta ve dünyamız sadece kısa bir süre için bu ayarda durmaktadır. Şimdi şunu açıkca belirtmek isterim ki: bu söylediklerimi doğrulayacak hiçbir kanıt yoktur. bunlar sadece tanrıya alternatif olarak sunulmuştur. zaten tanrının da kanıtı yok ve “başka türlü olamaz” dendiği için başka türlü olabileceğini gösterdim size iki görüşünde kanıtı yok ama bu görüş tanrıyı yıkmaya yeterlidir. İnsanlara sahipsiz olduğumuz yaratıcısız olduğumuz ve öldükten sonra yok olacağımız gerçeği çok mantık dışı gelir neden çünkü biz diğer canlılara göre acayip derecede gelişmişiz ve bu kadar gelişmiş bir varlığın sahipsiz olması düşünülemezdi bizim için ama gelin görün ki bir tanrı varsa muhtemelen hepimizden daha gelişmiş olacaktır ve sahipsiz olacaktır yani gelişmiş olan sahipsiz olabiliyor o halde insan neden olmasın. şimdi diyelim herşey senin dediğin gibi ve biz öldük diğer tarafa gittik tanrı hesap soruyo bana geliyor nie inanmadın diyo bende diyorum ki çok araştırdım ama yeterli kanıt yoktu… sonra sana geliyor sen neden inandın kanıtın var mıydı diyor. şimdi vardı desen nie bu insanlara söylemedin diycek söyledim anlamadılar desen sen anlatamamışsın diycek (bkz: anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır / mevlana) kanıtım yoktu ama hissediyordum inanıyordum desen bu bariz körü körüne bağlanmaktır bu durumda tanrı çok büyük bir ihtimal araştırmaya sorgulamaya ve bariz kanıtlar aramaya yani akla ve mantığa körü körüne inanmaktan daha çok saygı gösterecektir aksi takdirde onun tanrı olmadığı çok açık olacaktır saygılarımla
Mearic Suresi (1-4.ayetler):
Soran birisi, yükselme yollarının sahibi1 Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu. Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
Hac Suresi, 47. ayet:
Bir de senden acele azap istiyorlar. Halbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.
Secde Suresi, 5. ayet:
Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir.
Araf Suresi, 54. ayet:
Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde yaratan ve Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.
Yunus Suresi, 3. ayet:
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçı olamaz. İşte o, Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
(Bu 6 gun hikayesi Hud suresi, 7. ayet; Furkan suresi, 59. ayet; Secde suresi, 4. ayet; Fussilet suresi, 9-12. ayetler; Kaf suresi, 38. ayet; Hadid suresi, 4. ayet; Mucadele suresi, 4. ayetlerinde de yinelenir.)
Goruldugu gibi, kendisini zamandan munezzeh tutmayan tanriyi siz kendi mantiginizla zaman otesi yapmaya calisiyorsunuz. Referansinizi sadece ama sadece Kuran olarak alirsaniz, kendi aklinizla ve mantiginizla tanriyi kurtarmaya calismazsaniz eminim gercekleri daha iyi gorebilirsiniz.
Sn. Janos
Söz konusu ayetlerdeki bin-elli bin ifadeleri, bizzat Allah’ın -hâşâ- bulunduğu bir mekâna giden bir yolun mesafesine değil, bizim dünyamızdan çok uzak olan yıldızlara doğru giden bir yol güzegâhına işaret etmektedir.Her alemde zaman farklı işlemektedir. Mesela kabir aleminin bir günü, mehşer meydanının bir günü aynı değildir. Hatta bu kainatta bile farklı gezegenlerde farklı zamanlar vardır. Buda zamanın değişebileceğini göstermektedir.
“Ona yükselmek” onun bulunduğu bir mekâna yükselmek demek değildir. Gök, makam yüksekliğini, hükümranlığı, gücün nüfuzunun simgesidir. Bu tabirle bir yandan, umumî tasarruf sahibi yüce Allah’ın makam-ı Rububiyetine, O’nun –bütün kâinatta- yegâne hükümran olduğuna işaret edilirken, bir yandan da bu hükümranlığın maddî boyutunun genişliğine işaret edilmiştir.
Tanrının mantık üstü olduğuna inanan benim.evet bu doğru….kalkıp mantık yaparak kaderi açıklamaya çalışan da benim.bu da doğru…..
ancak onun mantık yürüterek bulunamayacağını ispatlamaya çalışan ben değilim.Bunu yapanlar, kendilerini çeşitli adlarla niteleyen insanlar(ataist, deist….).Benim yaptığım;tanrının ,mantıklı kurallarla açıklanabilen bir nesne gibi muamele edilmesi ihtimalinde(ki bu durum zaten başlı başına komedi) sözkonusu değerli arkadaşların beyin fırtınalarına yardımcı olmak.Bu ihtimali irdelememdeki amaç da(yani bu komediye katılmamdaki)aslında mantıklı bir sonuca ulaşmak falan değil.
Amacım bu irdelemeyi yapıp bir sonuca ulaşamayacağımızı gözlerine(senin de aynı zamanda sibirya) sokmaktır.Ne de olsa görmediklerine inanmıyor onlar.
Aslına bakarsanız bu bir tercih meselesi.Ben mantık dışı bir dünyanın varolabileceğine inanıyorum.Doğal olarak onu mantıkla ispatlamanın boş bir çaba olduğunu biliyorum.Sizler ise mantık dışı bir dünyanın olmayacağına inanıyorsunuz.Ama mantıktan soyutlanmış bir kavramı mantığın kurallarıyla negatiflemeye çalışıyorsunuz.Sonu olmayan bir işe kalkışıp kesin veriler elde etmeye çalışıyosunuz ve adına da bilimsellik diyorsunuz.Lütfen tercihinizi yapın ya da yapmış iseniz tanrıyla uğraşmayın.Tanrı kavramı bilimsellikle açıklanabilecek bir kavram değildir.
Eğer bilimsel takılmak istiyorsanız lütfen bu kavram dışında uğraşılacak bir sürü alan var buyrun uğraşın…
Ayrıca…Kuran’dan bir ayet söyle demişsin.Benim burada yaptığım, felsefi ve akli nitelikte bir tartışmanın nitelemesidir.Dolayısıyla dogma olarak gördüğün bir kitaptan örnek getirsem ne işimize yarayacak ki? Sadece muhalefet yapmak için konuşma lütfen.
Sn. Abdullah Tuna Bey
En büyük mucize yüce kitabımız Kuran-ı Kerimdir.
Allah bir çok ayette insanların düşünmesini istiyor. Körü körüne bir inanç söz konusu değildir. Bilakis ateist arkadaşlar körü körüne inançsızlığı tercih ediyor. Dünya insanların yaşamı için düzenlenmiş ve her şey belli düzen içinde akıyor. Şimdi bunlara tesadüf demek mantıksızlığın en büyüğü olur.
Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir.
Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Bu, bilimin keşfinden binlerce yıl önce, Allah’ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir. Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir.
Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane kitap olan Kuran’da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin bulgularına tamaman paraleldir.
Öncelikle evrenin “yok” iken “var” hale geldiği, Kuran’da şöyle haber verilir:
O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır.
(Enam Suresi, 101)
Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran’da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)
Üstteki ayetin Arapça orjinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde “birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki “ayırdık” ifadesi ise Arapça fatk fiilidir ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.
Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang’in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm “gökler ve yer” bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kuran’da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından ancak 1920′lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi gerçeğidir. Hubble’ın, yıldızların ışık tayflarının kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:
Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur ve Allah’tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.
* alıntıdır.
http://www.evreninyaratilisi.com/html/isaretler.html
Söyleyim amacını:
Hem inanma ihtiyacı olan hem de bulunduğu şartların(fiziki dünyanın dolayısıyla mantığın) içerisine hapsolmuş bir yaratık.Kimdir bu?…..insandır……Böyle bir şey yaratacak ve o yarattığından şunu bekleyecek:
Sadece mantıktan oluşmayan yapısının hakkını verebilecek mi?Kısıtlı bir evrenin;kısıtlı,eksik ve hükmedilemeyen bir dünyanın hakim olamadığı kanunlarının içinde mi boğulacak,yoksa bu kanunları lehine yorumlayıp kendisini bulmada bir yardımcı araç mı edinecek?
Yani amacı; sonsuz olanı seçenlerle geçici olanı seçenleri ayırt etmek…Çünkü Allah’a inanmak sonsuza inanmaktır.Sonsuza inanan insandan daha özgür hiçbir insan da yoktur zaten.Dolayısıyla ateizm özgürlük değildir.Zaten ateistler hayatları boyunca inanmamaları gerekenleri ortaya dökmeye çalışırlar…Peki neden?.Çünkü geri kalan herşeye inanmak için
Sonsuza erişmek için.
Ama yanlışları tersten başlamaları.Aslında onlar da iyiniyetliler ama yöntemleri yanlış
Sevgilerimle…(Sevgi de Sonsuzluğa işarettir
)
Sayın Janos. Ben, Ksyn..(Hani -Ben bir müslümanım çünkü- konulu yazınıza yaptığım yorumları beğenen kişi.)
Buradaki tartışmaya katılmamdaki amaç, Kuran’daki ifadelerin doğruluğunu ispatlamaya çalışmak falan değildir(Ksyn nicki ile yaptığım yorumdaki gibi).Amacım tartışma konularını tarafınızca yapılan yöntemlerle sorgulamak ve metotlarınızı daha çabuk sonuca vardırmak için yardımcı olmaktır.Metotlarınızı deniyor olmam, benim mensubu olduğum dinin kurallarınca aykırı değildir ve zaten bu sizi de ilgilendirmez.Dolayısıyla tartışmaların içeriğine daha fazla dikkat ediniz ya da noname’e ayrı bana ayrı cevap veriniz ,genelleme yapmayınız.Çünkü noname’in metotu ile benimki aynı değil.
Derseniz ki tartışma konumuz direk “Kuran’la ilgilidir”;o zaman daha önce söylediğim şeyi tekrarlamak zorundayım :”Tanrı kavramını sorgulamadan ,dini kuralları bir sıralamaya koymuş(yani daha çok usuli konuları içinde barındıran bir kitabı) Kuran’ı tartışmaya açmanız kendi evriminize bir darbedir…..
Çünkü İslamiyet’in getirdiği ilk ve en temel kural Allah inancıdır….Gerisi daha çok toplumsal hayatı düzenleyen kurallarla ilgilidir…
anlıyorum yani mantık Allah ı reddediyor ama kalbimiz Allah var diyor bakalım insan dediğimiz varlıktan hangisi hangisini seçicek bunun için bu sınavı yapıyor tanrı ama neden bunu seçmek istiyo hiçbir halt yaratılmadan önce neden tanrı yaratma eylemine girişmiş? buna şöyle garip bir cevap verilmişti bir zamanlar: tanrının sıfatları arasında yaratıcı sıfatı da vardır bu yüzden yaratır. hayır kardeşim tanrı yaratma eylemini yapmasaydı yaratıcı sıfatı olmazdı. sonuç olarak HİÇBİRŞEYE İHTİYACI OLMAYAN bir tanrı neden birşeyler yaratmak istesin? bi de şöyle bişey varya “gizli bir hazineydim bilinmek istedim” neden bilinmek istesin? vereceğin cevap için şimdiden teşekkür ederim
Üzülerek söylemeliyim ki,yine üslup tartışmasına girdiniz…Dolayısıyla, içeriğe dair bir tartışma olmayacaksa saygıdeğer bilimsel çalışmalarınıza katkım olmayacak demektir.Ne de olsa benim yaptığımın bilimsel hiçbir tarafı yok….
Çünkü eleştirmek kötü birşeymiş galiba
bilimsel takılanlar öyle diyor
…. beğenmek de zorunlu sanırsam bkz.:(saygıdeğer bilim adamı Janos) ….Ama laf sokma dedin ya..Bak ona katılıyorum işte..Bu yorumumu gerçekten o kategoride değerlendirebilirsin
Eleştirdim ama beğendiğim kısımları da yorumlarımda belirttim,(Ksyn nickli yorumların hepsini okuduğunu biliyorum, hafızanda mı sorun var acaba,yoksa verileri tahlil etme de mi?bu konuya yoğunlaş biraz da..azıcık kendinle de ilgilen
) Şu laf sokma olayını ise gerçekten anlamadın.Bugüne kadar laf sokma niyetim yoktu..Aslında bugün de yoktu.Ancak sen düşünmekten korktukça (ki adına felsefe yapmak diyorsun) hep bu şekilde (üsluptan dem vurarak) cevap verdin.Ben de anladığın dili gözüne sokayım dedim…(bkz:Laf sokmanın somut hali )
Yerinde olsam Janos ismini değiştirir,Janos adlı kişi siteyi ….. isimli kişiye devretti şeklinde bir ilanla yeni bir sayfa açardım kendime.Ondan sonra da felsefe yapmaya başlardım.
Daha doğrusu eskiden yaptığımı korkmadan yapmaya
……….
Korkusuz ve sonsuz bir hayat dileğiyle….
30 yaşında bir adam.O güne kadar hiç muz yememiş.Muza ihtiyacı var mı?….yok…Ama muz yemek ister mi?..İster.Benim bugüne kadar yemediğim birsürü meyve var dünyada olan.Yemediğim için bir eksikliğim yok.Ama yemek de isterim..Zevk olsun diye..Zenginlik olsun diye…Birşeyi yaratmak için ya da tüketmek için ihtiyaç mı gerekir illa.Sadece ihtiyaçlarımız için mi yaşıyoruz..Sanatçı bir ruhumuz yok mu içimizde?.Hem sadece insan mı var evrende.Başka evrenler de vardır belki..Başka kainatlar…Bizden daha üstün ya da lezzetli meyveler.(yani mahluklar
)Allah’ın birşeyi yaratmak istemesi ihtiyaç duyma gerekçesi gibi bir kavrama neden bağlanma zorunluluğunda olsun ki.Allah zevk sahibi olamaz mı yani
.Hem de bence kaliteli bir zevk anlayışı var..Öyle bir kalite ki bazen yorum yapmak bile güçleşiyor
Sevgilerimle…
bak yine dünyanın en müthiş hatalarından birisini yapıyosun tanrıyı insana benzetme insanın egoları vardır insanın doyurulmaya aç içgüdüleri ve zevkleri vardır kaldı ki o bahsettiğin insan muzun tadını bilmiyor ve muzdan alacağı zevki başka birşeyden alamaz ya da durup dururken o zevki kendinde oluşturamaz ama Allah yaratmanın nasıl bişey olduğunu biliyor olması gerek ve ondan alacağı zevki yaratmadan hatta hiçbirşey yapmadan durup dururken zevk alması bile mümkündür tabi eğer tanrı mükemmelse hadi diyelim tanrının doyurulmaya aç zevkleri var ve bunları doyurmak için yaratma eylemine girişti yarattıklarının ona ibadet ettiklerini gördükce de zevk alıyor ama sırf zevk uğruna bir tanrı birşeyler yapıyor ve bu yaptığı birşeyler sonucu bir takım insanlar sonsuza kadar acı çekmeye mahkum ediliyorsa bu bildiğin gaddarlıktan başka birşey değildir. eğer tanri gaddardır kendisine zevk vermeyen yarattıklarına her türlü işkenceyi yapıp onları hiç düşünmeden tek amacı zevk almak olan bir varlıktır ve ben böyle bir varlığa inanmak istiyorum diyorsan sen bilirsin tabii…
şunu açık ve net bir şekilde belirtmeliyim ki bigbang teorisi hiçbirşeyin yoktan var olduğunu söylemez ve kanıtlanmış bir teori değildir. bigbang teorisinin nasıl bulunduğunu biraz araştır bence
zariyat suresinin 47. ayetiyle ilgili daha önceden yorum yazmıştım okumadın sanırım 1920 yılından önceki meallere bakarsan onlarda hiç genişleme olayından bahsedilmiyor ama evrenin genişlediği bulununca mealler bilime göre sündürülmüştür sana tavsiyem git bi yerden bi arapça sözlük al kuran ın orjinalinden o ayeti aç kelime kelime çevir farkedeceksin genişlemeyle hiçbir alakası olmadığını o ayet aslında “bizim bundan daha büyüğünü yapmaya gücümüz yeter” demeye çalışıyor lütfen biraz daha araştıralım tek taraflı değil iki taraftan da bilgiler bulgular okuyalım daha sonra hangisinin mantıklı olduğuna kendimiz karar verelim en doğrusu o olacaktır
sibiryaya yazdığım cevabı oku….Ben tercihimi yapmıştım zaten…Sen de yap ya da yaptı isen daha fazla uğraşmayalım
Tanrı yoksa da(sana göre) varsa da(bana göre) herkes özgür değil mi zaten.
Özgürlüğümüzün tadını çıkarmamız dileğiyle
FREEDOOOOOM… Sonu olmayan bi ise kalkisip adina bilimsellik demiyo kimse. Senin o inandigin dindeki sakallilar senin gibi dusunmuyo ki? Sen kabul ediyosun aci gercegi ve icine dustugun zavalli durumu. “Mantiksiz ve gercek disi biseye inaniyorum, bunu da mantikla aciklayamam, sadece inaniyorum” diyosun. Gayet guzel, burda sorun yok. Sorun su, sen tekilsin, senin disindaki butun sam seytani muslumlerse bilimselligi kendi inanclarina uyarlamaya calisiyolar. Harun yahya gibi soytarilar turuyo, internetten topladiklari photoshop modifiyeli resimlerle kitap yazip evrimin olmadigini ispatliyo aklinca, milyonlarca dolar harcayip (kimin cebinden cikiyo bu para?) dunyaya dagitiyo. Dunyadaki bilim adamlari bu soytariya kiciyla guluyo ama gariban halk “anaa la dogru laaa, allah razi olsun bu mubarekten” diyo… Baska soytarilar cikip kuranda matematik mucizesi var diyolar, 19 mucizesi vs vs… Kuran evrenin genisledigini 1400 yil onceden biliyodu, dunyanin yuvarlak oldugunu biliyodu diyolar. Diyolar da diyolar.. Galile kuran okusa matematik ogrenmesine gerek kalmiycak yani o derece. Habire bilimden, fizikten, kuranin mucizesinden bahsediyolar. Zaten zirzirina cahil, yerde bi arapca yazi bulsa opup bi tarafina sokmaya hazir kole mantalitesindeki insanlari da gayet guzel etkiliyolar. Herkes senin gibi zeki(!) degil ki. Sen de kalkmis bize bilimsel takilacaksan git baska seylerle ugras diyosun. Ister tanriyla ugrasirim, ister peygamberle, ister bilimle ugrasirim, istersem muhalefet yaparim veee bu da seni hic ilgilendirmez. Anlastik mi kuzum?
Sevgili yorumcu,
Belli ki onemsenmek, saygi gormek, ‘kurallari koyan kisi’ olmak istiyorsunuz. Size onemsenme duygusunu hissetirecegim ve bir defaya mahsus olmak uzere “duzeysiz” yorumunuza cevap verecegim. Beni uslup tartismasina girmekle suclamissiniz. Icerige dair bir tartisma olmayacaksa bilimsel calismalarima (bilim insani degilim, bilimsel bir calismam yok, oldugunu da hic iddia etmedim) katkinizin olmayacagindan bahsetmissiniz. Aslinda bu da bir uslup tartismasidir ama neyse… Dusunmekten korktugumu ve bunun adina da felsefe yapmak dedigimi iddia etmis, maalesef hayatta en sevmedigim seyi yapmis, yalan soylemissiniz. Diger isminizle yazdiginiz yorumlari okudugumu bildiginizi soylemissiniz. Burda da cok hakli sayilmazsiniz. Yorumlarinizi okumama daha cok “hakaret veya kufur suzgecinden” gecirmek amacli yuzeysel bir filtreleme diyelim ki bunu tum yorumlara yapar, sik sik gelen kufurleri bu sayede engellerim. Fikirlerinize deger verseydim emin olun onlari hatirlardim, hafizami suclamak yerine tarafimdan onemsenip onemsenmediginizi sorgulamaniz daha yerinde olabilir.
Simdi ne oldu da boyle gereksiz ve tamamen vakit kaybi bir diyaloga girdik? Sizin ve diger okurlarin ‘Tanri ve zaman’ kavrami tartismalarina bir yon vermek icin, kurandan konuyla alakali ayetler sunan bir yorumda bulundum. Tanrinin Islam’a gore en buyuk mucizesi olan kuranin, tartismalarinizda yer almamasiydi motivasyonumun sebebi. Ve bu cumlenin benzerini, ayetleri listeledikten sonra da yineledim. Sanirim bu yuzden alinganlik gosterdiniz ve diger kimliginizi ortaya cikartmaya karar verdiniz.
Oncelikle sunu bilmenizi isterim ki, sizin veya bir baskasinin metotlari beni zerre kadar ilgilendirmemektedir. Sizin isteginiz uzerine de hic kimseye ayri ayri veya butun olarak cevap verme zorunlulugum yoktur. Tekrar ediyorum, bu da size (eger yine farkli isimlerle yorum yazip aldatma yoluna gitmezseniz) son cevabim olacaktir. Bu tip tartismalara girmeye, ne ilgim var, ne de zamanim…
Ne demissiniz: ”Tanri kavramini sorgulamadan ,dini kurallari bir siralamaya koymus(yani daha çok usuli konulari içinde barindiran bir kitabi) Kuran’i tartismaya açmaniz kendi evriminize bir darbedir.”
Sonra da kalkip bana “uslup tartismasina giriyorsun” diyorsunuz ve uzulerek soyluyorum komik oluyorsunuz. Kuran, Islam alimlerince aciklandigi uzere “Tanri tarafindan” biz insanlara gonderilmis mucizevi bir kitaptir. Bu durumda sozleri Tanri’ya ait olan, yazari Tanri olan, Tanri diyorum dikkat edin, Kurani irdelemek, Tanri kavramini da irdelemeyi beraberinde getirir. “Suc ve Ceza”yi irdeleyen edebiyatcilar Dostoevski’ye deginmemezlik edebilirler mi? Siz diyorsunuz ki, ‘Kurani bosverelim, biz once tanriyi tartisarak bulalim, onu sorgulayalim.’ Ama yine ayni siz diyorsunuz ki, ‘tanriyi mantikla bulamayiz, bir dogma olarak kabul eder ve sadece inaniriz.’ Elimizde Tanrinin yazdigi iddia olunan mucizevi bir kitabi kenara koymami, ve sizin iddianiza gore de tartisarak ve mantikla asla bulamayacagimiz Tanri’yi sorgulamami istiyorsunuz. Bunu yapmadigim icin de beni, “kendi evrimime darbe yapmakla” sucluyorsunuz. Kusura bakmayin ama bugune kadar duydugum en aptalca ifadelerden birisi bu. Velev ki aptalca olmasin, yine de bu sitenin iceriginin ne olacagina karar vermek size dusmez. Bunun karari dogru veya yanlis sadece bana aittir.
Ne demissiniz: “Çünkü Islamiyet’in getirdigi ilk ve en temel kural Allah inancidir….Gerisi daha çok toplumsal hayati düzenleyen kurallarla ilgilidir.”
Allah inanci konusunda size katilmakla birlikte, “gerisi” diye tabir ettiginiz ve onemsiz kildiginiz konu da tipki Allah inanci kadar onemlidir. Islamiyet’in sartlarindan bir tanesidir Allah inanci ve bu “Sehadet Etmek” ile tanimlanir. Ama diger dort sarti bu sekilde cope atmaniz, aslinda sizin bu konuda ne kadar bilgisiz oldugunuzu gosterir bize. Bu sartlar Musluman olabilmenin sartlaridir ve birisi digerine kuvvetli gelmez. Kuran’i da “toplumsal hayati duzenleyen” bir kitap olarak sinirlandirmaniz da yine ayni anafikri, bilgisizliginizi, ortaya cikariyor.
Yorumunuzun geri kalaninda maalesef seviyenizi dusurmus, hakkinizda vardigim yargida ne kadar hakli oldugumu ispatladiniz. Bunlara (sizi uzecektir eminim ama) cevap vermeyi kesinlikle dusunmuyorum.
Buyuk adamlar fikirleri tartisirlar, kucuk adamlarsa kisileri. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, hicbir sey uretemeyen ama uretilene ve uretene burun kiviranlar vardir toplumlarda. Boyleleri de bahsettigim o kucuk adamlarca saygi gorurler. Sizin de aradiginiz saygiyi bulacaginizdan hic suphem yok “cok degerli” yorumcu.
Bana müslüman çoğunluğun yaptığı hataları sayıyorsun,düştükleri mantıksız durumları,benim hiç bahsetmediğim konuları açıyosun ve bunun sebebi de yazdıklarıma cevap veremeyişin…Janos da aynısını yapmıştı
Ne mi yapmıştı, söyleyim, Ben hiç Kuran’dan bahsetmememe rağmen ben sanki müslümanlığın savunucusuymuşum gibi, bana muamele etmişti.Sebebi ne..Çok açık, düşünmekten korkuyorsunuz…
Bilimin şimdiki merkezlerinden biri olan Avrupa’da bilim adamlarının kilise karşısındaki çaresizliklerini,kilisenin o insanlara(düşündüklerine ve düşünüp ulaştıkları sonucu açıklamalarına) nasıl vahşet uyguladığını bilmeyen yok.İyi de bunun sebebi din mi yoksa din adına hareket ettiğini söyleyen yobazlar ve cehalet mi? O zaman insanların çoğu o bilim insanlarına cadı muamelesi yapmıştır..Çoğunluk yani..İyi de çoğunluk bir şeyi savunuyo diye onun doğru olması mı gerekir..Gerekmez ve gerekmediğini tarih gösterdi de..Tarihte yapılan bu hatanın nedeni neydi?..Söyleyim,dine bilim muamelesi yapılmasıydı.Halbuki dinin işlevi o değildir.Din ahlakla ilintili bir olgudur.Somut cevaplar beklemek, dinin işlevini köreltmektir…..Söylediklerinin çoğuna ben de katılıyorum(matematik mucizesi falan aramak çok saçma Kuran’da ve gereksiz.)
Seninle muhatap olma amacıma gelince daha önce de dediğim gibi, müslümanlığı anlatmak falan değil..Müslümanların bile çoğunun anlamadığı bir kitabın dilini mi irdeleyeyim sana?Benim amacım azıcık ufkunu genişletmekti.Benimle tartışacaksan söylemediğim şeyleri benim iddiammış gibi sunmayacaktın…
Böylelikle sen de çapını belli etmiş oldun.Bundan sonra muhatabım değilsin.Janos en azından saygılı.Sen de o da yok.Seni üstün zekan ve kendine has özgürlüğünle başbaşa bırakayım kuzum…..
Sevgili site sahibi,
Önemsenmeyi herkes ister ve bu yazışmalarımızın temelinde farklı oranlarda da olsa önemsenme ihtiyacı vardır,üstelik bu çok doğaldır.(Tek sebep bu değil tabi)Fakat önemsenmek için kuralları koymaya gerek yok.Kuralları koyanları sorgulamak da yeri geldiği zaman önemsenme ihtiyacını tatmin edebilir
Neyse…Asıl meseleye gelelim…..Mucizevi kitap demişsiniz…Ne bekliyorsunuz mucizevi bir kitaptan…Nasıl olmalı sizce mucizevi bir kitap…Hangi dilde yazılsaydı daha açıklayıcı olurdu acaba?…Kelam dalı ne işe yarar mesela?bi fikriniz var mı ?Kuran gelmeden önce tanrı inancı yok muydu peki? Bu Türkler’deki göktanrı inancı nereden geldi?…Kuran neden indi?Aslında daha önce varolan allah inancının zayıflamış olması nedeniyle somut bir müdahale olarak nitelenemez mi bu kitap?
İslam’ın diğer şartları demişsiniz ve benim diğer dört şartı çöpe attığımı söylemişsiniz…Sevgili site sahibi,benim bu şartları önemsemediğimi nereden çıkardınız anlamış değilim…Benim yaptığım,Allah’a imanın yanında namaz kılmak oruç tutmak vb.’nin aynı olmadığını söylemektir.Diğer şartlar besleyici niteliktedir.Onlar da önemlidir,ama anahtar niteliğindeki şart tanrı inancıdır.Bu inançtan bahsetmeden “oruç tutmalısın,çünkü kitapta böyle böyle yazıyo” desem komik olmaz mıydı
Belki imanın şartlarından bahis açsaydınız daha mantıklı bir önerme olurdu bence.Hani Allah’a iman, kitaplara iman diye gidiyo ya…o bakımdan
Şimdi çok sıkı durun…Çünkü üzülerek sizin muazzam bir hata yapıp gerçekten ne duruma düştüğünüzü söyliycem:Müslüman olabilmenin şartları olarak kelime-i şehadet ve diğer 4 şart demişsiniz ya…Valla bu hiç olmadı ha…Niye mi…Sevgili Janos bu şartlar müslüman olmanın şartları değildir.Bu şartlar müslümanlığın hakkını vermenin şartlarıdır.Yani bu şartlardan ilkini(kelime-i şehadeti) gerçekleştiren insan müslüman olur o anda.”Biri diğerine üstün gelmez şeklinde birşey yok”.Kelimei şehadet üstün işte(oruç tutmayan kafir olmaz ki bizim dinimizde
)…Bunun tartışılabilir bir yanı yok ki…Çok basit ilmihal bilgilerine dayanır bu…Hadi ilmihal okumadınız,azıcık düşünülse yine bulunur
….Gerçekten üzüldüm.Dediğim gibi imanın şartı adı altındaki 6 unsuru deseydiniz anlardım ama,bu durumun meydana çıkması da bence iyi oldu.Müslümanlığı algılama seviyeniz günyüzüne çıkmış oldu…(Şükürler olsun Allah’a)….
Sizden bir ricam olucak…İslam’ın şartlarının ne olduğunu öğrendikten sonra bir de kelam ilmi neymiş onu araştırın…Yok bana emir veremezsiniz falan derseniz, dedim ya rica zaten…Zira dilini anlayamadığınız(Bana meal yeter diyorsanız bişey diyemem,ama bilin ki türkçenin karşılayamadığı arapça kavramlar var ve kelam ilmi ufkunuzu genişletecektir) bir kitabı eleştirirseniz ne duruma düşersiniz…
Ha unutmadan,yukarıdaki paragrafta ne duruma düşeceğiniz söylemiştim ya….Düşündüm de bulamadım valla.Bir önceki yazım nedeniyle komik duruma düşen bensem şimdiki durumun ismini koymak biraz yaratıcılık gerektirecek…Buyrun size bırakıyorum
Büyük adamlar fikirleri tartışırlar elbet,ancak belki de sonra daha büyük bir adamla karşılaşırlar…İşte burada iki seçenek çıkar önlerine:ilki daha büyük adama saygı duymak ve ondan istifade etmek…İkincisi daha büyük adamın büyüklüğünü çekememek ve artık fikirleri değil de egoları tartışmak…
Kim daha büyük dersiniz….