Başlangıç > Dinler > Uc Maymunun Hikayesi

Uc Maymunun Hikayesi


Akdenizin Temmuz’u meshurdur hani. Neyiyle meshur derseniz, ben sicagiyla derim. Hatirliyorum kucukken o sicak Akdeniz aksamlarini yaylada dedem ve annannelerimle gecirirdim. Babam ve annem cogu zaman isleri nedeniyle eslik edemeseler de bana, ben gocunmazdim yaylada yaslilarla kalmayi. Ha annanneler derken imla hatasi yapmadim. Dedem, Kuran’in kendisine verdigi yetkiye dayanarak iki kari almisti kendine. Hakki olan diger ikiyiyse muhtemelen “cene” ve “gecim sikintisi” korkusuyla yapmamistir diye dusunuyorum simdi. Ee, herkes peygamber kadar sansli degil tabii, karilarinin davranislarini denetleyen ayetler insin gokten herkese…

Geceleri, henuz elektrigi olmayan yaylamizda luks lambalarinin isiginda oturur, luksun cevresinde donen gece kelebeklerini yakalamaya calisirdik ben ve kuzenlerim… Ev tamamen tahtaydi, cinko catisi haric. Odalar ve mutfagin kapilari salona acilirdi. Salon dediysem, o da uc duvardan olusurdu sadece. Dorduncu duvar yerine bahceye bakan tahta trabzanlar vardi. Tuvalet, bahcenin ta bir ucundaydi. Gece yatmadan once, o karanlikta, tuvalete kadar gidip cisimizi yapmak istemez, gizli gizli o tahta trabzanlardan asagi iserdik. Annannem bir kere yakaladi bizi ve oyle bir sey soyledi ki, bir daha asla iseyemedik hicbirimiz de bahceye. O trabzanlarin altinda cinler yasiyormus, ve ustlerine isedigimiz icin de gelip bizi carparlarmis.

Yatmadan yer doseklerimizi defalarca kontrol ederdik, gizlenmis bir yilan veya akrep varsa onlarla koyun koyuna uyumayalim diye. Hatta bir keresinde yastigimizin yanina kivrilmis bir yilan gormustuk dehsetle. Sonra annannemin onu oklavayla oldurusunu izlemistik uzaktan… Bir korkumuz da dedemizdi… Hani filmlerde sevimli dedeler olur, torunlarini kucagina alir da guzel guzel masallar anlatirlar… Iste benim dedem o dedelerden degildi. Ha, hepimizi basina toplar masallar anlatirdi, anlatmaz degil; ama bu masallar, icinde mutlaka, “insan kiligina girmis kotu bir cin” ve esegine binmis dedemin de gectigi, korku dolu masallardi. Dedemin esegi yoktu ama hikayenin dehsetiyle bunu dusunemezdik bile… Bir de namaz kilmazsak nasil yanacagimiz, nasil kaynar sularda haslanacagimizi dinlerdik ondan. Kendisi yedi yasinda baslamisti namaz kilmaya. Yetmis olmustu ama bir namaz bile kacirmamisti. Hem haci da olmustu. Iste boyle anlatmisti bize tam olarak. Sabaha kadar korkudan birbirimize sarilir oyle uyurduk kuzenlerimle. Sonra dedem bizi de kaldirir, yaylanin en gorkemli yapisi olan camiiye bizi de gotururdu… Hic unutmam bir keresinde camiiden kovmuslardi beni ve bir kuzenimi, devamli kikirdiyoruz diye… Kovmak dediysem kulaktan tutup gayet can yakici ve minik bir cocugu aglatacak derecede atma seklindeydi bu daha cok… Kikirdayanin 6-7 yaslarinda cocuk olmasi dahi bunun yanlisigini farkettirmiyordu orada ibadet eden, “sevgi ve hosgoru” dininin taraftarlarina… Dayagi haketmistik belli ki, yedik… Eh, yayla kucuk yer, tabii ki dedemin kulagina da gidecek, bir dayak daha yiyecektik sonrasinda… Dedem icin sorun yoktu, o namazini kacirmiyordu. Aradan gecen onlarca yila ragmen benim anilarimdan silinmeyecek olmasi bu dehsetin; o iste onemsizdi…

Tatil bitip ailemin yanina dondugumde anneme kiziyordum devamli, kisa kollu tisortlerle gezdigi, basini annannelerim gibi baglamadigi icin. “Cehennem’de cayir cayir yanacaksin, sirat koprusunden gecemeyecek, cukura duseceksin” diyordum, ogretildigim uzere. Annemse bir daha beni yaylaya tek basima gondermeyecekti, basariya ugramis beyin yikama operasyonunun tekrarini engellemek icin belki de…

Daha kucuktum, herseyi ogrenmeye actim, hem de ne sunulursa bana… Ne ogrenecegimi hicbir zaman kendim secemiyor, hep benim icin secilmis ve gosterilmisleri ogrenebiliyordum… Simdiki cocuklar gibi kendime ait odam, bilgisayarim, her an, her bilgiye ulasabilecegim Internet’im, egitici oyuncaklarim, oyunlarim yoktu benim… Plastik bir arabam vardi, bir de “cin” ve “din” masallari anlatan dedem… Soru sorardim makinali tufek gibi dedeme. Verdigi cevaplari hep yetersiz bulur, “niye”, “niye”, “niye” diye devam ederdim sormaya. “Fazla kurcalama, senin aklin ermez” der, kapatirdi konuyu… Cok sonra farkedecektim tabii, sordugum sorularin cevaplarina aslinda akli ermeyenin o oldugunu…

Simdi bazen dusunurum, neden insanlar miniklerine israrla, hirsla, korkutarak kendi inandirildiklarini ogretmeye cabalar diye… Bir cok sebebi olmali diye dusunurum bunun… Birincisi, ogretmekle sorumlu hissetmek, yani epey bencilce ama, ogretmedigi zaman kendisinin cezalandirilacagini dusundugu icin ogretmek. Bir baska sebepse, varligina kayitsiz inandigi cezadan, sevdiklerini de koruyabilmek olabilir.  Ama bir sebep vardir ki, bence bu tartisilmaz bile. Duydunuz mu hic “uc maymunun hikayesini?”

Bilim adamlari bir deney yapmislar uc denek maymunla baslayan… Bu uc denek maymunu, ozel olarak hazirlanmis bir kafese kapatmislar. Kafesin ortasinda bir merdiven, merdivenin uzandigi tavandan sarkan muzlar… Hemen maymunlardan bir tanesi buyuk bir ceviklikle tirmanmis merdivene. Muzlara uzandigi anda bilim adamlari kafesteki uc maymuna da buz gibi soguk su sikmislar. Neye ugradigini sasiran maymun muzdan vazgecip inmis asagi, diger iki maymunsa anlamaya calisiyormus islanma nedenlerini. Bir sure sonra maymunlardan digeri tirmanmis merdivene. Muza uzandigi an uc maymun da yine soguk su cezasina carptirilmislar ve o maymun da vazgecmis muzdan. Bir sure sonra ucuncu maymun da sansini denemek istemis ama diger iki maymun huzursuzmus bu durumdan… Yine de sansini deneyen maymunun akibeti, diger ikiyisyle ayni olmus. Uc islak ve usumus maymun, mutsuz bir sekilde beklesiyorlarmis koselerinde, muzlara hirsla bakan, ama artik muzlara yaklasmaya curet edemeyen… Uc islak ve usumus maymun da artik biliyormus ki, o muzlar yasak meyve ve hic kimse o muzlara dokunmamali.

Bilim adamlari, maymunlardan bir tanesini disari cikartmis ve yerine yeni bir maymun koymuslar. Yeni maymun girer girmez muzlara dogru atilmis. Ama diger iki maymun onu, bunu dusundugune dahi pisman etmisler… Saldirmislar ve bir guzel pataklamislar ortamin yenisini… Zavalli maymun, niye dayak yedigini bile bilmeden caresizce vazgecmis muzlara erisme cabasindan.

Bilim adamlari, daha once islanan maymunlardan birini daha cikartmislar disari ve yeni bir maymun koymuslar yerine. Yeni maymun da tahmin edersiniz, hemen muzlara atilmis. Ama ozellikle de ‘o niye dayak yedigini dahi bilmeyen maymun’ basta olmak uzere, saglam bir dayak yemis diger iki maymundan. Vazgecmis denemeyi haliyle. Sonunda bilim adamlari, islanan son maymunu da yenisiyle degistirmisler. Yeni maymun da hemen dayagi yemis muzlara erismek ister istemez. Isin ironik tarafi, artik ne o biliyormus neden dayak yedigini, ne de onu dovenler biliyormus neden dovduklerini… Sadece kendilerine ogretildigi gibi, o “yasak” muzlarin yenmemesi gerektigini, hem de siddet gostererek ogretiyorlarmis yenilere…

Bugun bir haber okudum gazetelerde. Yazlari Kuran kursuna katilim icin minimum yasi biraz daha asagi cekiyormus hukumet. Artik ucuncu sinifa giden ogrenciler yasal olarak kuran kurslarina gidip Arap alfabesini ogrenebileceklermis. Ne guzel haber degil mi? Ne kadar yararli, cocugun gelisimine ne kadar faydali. Hem ailelerin, cocuklarini diledigi gibi egitebilmelerine engel olan bu yasaklardan arinmis olmak da ne kadar guzel. Ozgurluge adim adim yaklasiyoruz. Umarim yakin zamanda ucuncu sinifi beklemeye de gerek birakmazlar, hatta Latin alfabesinden once Arap alfabesini ogretmeyi secerler cocuklara… Anaokulu sarkilari yerine de kurandaki Arapca siirleri hatta ilahileri… Sana ne ogretildiyse kayitsiz sartsiz kabul edeceksin ve cocuguna da aynilarini ogreteceksin. Yoksa, Allah korusun, Isvicre gibi, Danimarka gibi, Hollanda gibi dinden uzaklasmis, pek tabii kokusmus, Cehennem’de cayir cayir yanmalari Kuranca dogrulanan toplumlara doneriz.

Muzlar yasak ve yasagi delene dayak var. “Niye yasak?” “Niye?” “Niye?” “Ona senin aklin ermez. Buyuklerimiz bize boyle ogretti, sen sadece benim de sana ogrettigim bu yasaga uy. Yenisin, fazla konusma, haddini bil!” 😉

Bir sonraki yazida gorusmek uzere…

Kategoriler:Dinler
  1. Abdullah TUNA
    Ekim 7, 2009, 2:46 am

    hani islama göre allahı inkar edenlere “onlar hayvandan daha aşağıdırlar.” benzetmesi yapılır ya işte aslında durumun bunun tam tersi olduğunu aslında bunları hiç sorgulamadan kabul edenlerin bu benzetmeye daha uygun olduğunu bu yazı bize açık ve net bir şekilde gösteriyor. Doğum günümde böyle güzel bir yazı yayınladığın için teşekkürler janos 😉

  2. Ekim 7, 2009, 10:06 am

    Dogumgunun kutlu olsun sevgili dostum 🙂

  3. noname
    Ekim 11, 2009, 4:29 pm

    Peygamberimiz (sav) İslamı şahsında temsil etmekteydi. Onun her hali insanlar için birer örnek teşkil etmektedir. Peygamberlik gibi kutsi bir vazifeyi omuzlarında taşıyan Hz. Muhammed (sav) hakkında Kuranı Kerimde ayetlerin olmaması düşünülemez. O (sav) Allah tarafından kontrol edilmekte ve zaman zaman bu konuda ayetler nazil olmaktaydı. Nitekim şu ayetler Peygamberimizin ve dolayısıyla müminlerin nasıl davranması gerektiğini bildirmektedir.

    “Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.” (Tevbe 84)

    İbn Übey öldüğünde, halis bir müslüman olan oğlu Abdullah Hz. Peygamber’e gelerek cenaze namazını kıldırmasını rica etti. Pek şefkatli olan Efendimiz (a.s.m) o tarafa doğru kalkınca Hz. Ömer 80. âyeti (Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir.Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.) hatırlattı. Hz. Peygamber: “Demek Allah izin verdi, ben de yetmişten daha fazla istiğfar ederim” dedi. Bunun üzerine 84. âyet indirilip kafirler için istiğfar dilemenin yasak olması hakkında kesin hükmü bildirdi.

    “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin de yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe 113)

    Cumhur, yani bütün tefsir âlimleri, bu âyetin Ebu Talib hakkında nazil olduğunu nakletmişlerdir ki, bunun dayanağı da Said b. Müseyyeb, Zührî, Amr b. Dinar ve Ma’mer’den gelen bir rivayettir. Demişler ki; Ebu Talib’in hal-i hayatında Hz. Peygamber “Ey amcacığım de.” Bu bir kelimedir ki, Allah’ın huzurunda bunun ben senin lehinde delil olarak kullanayım.” dedi. Orada Ebu Cehl ile Abdullah ibni Ebi Ümeyye de vardı. Bunlar “Ey Ebu Talib, Abdülmuttalib’in milletinden vaz mı geçeceksin?” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de “Yasaklanmadığım sürece ben de senin için istiğfar edeceğim.” dedi. Sonra da işte bu “Peygamber ve müminler için müşriklere istiğfar etmek diye birşey yoktur.” âyeti ile “Muhakkak ki, sen kendi istediğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas, 28/56) âyeti nazil oldu.

    İşte yukarıdaki hükümler Peygamberimize hitap edilmişse de aslında tüm müminleri ilgilendirmektedir. Çünkü o müminler için bir modeldir.

    Peygamberimizin hane-i saadeti vahye mazhar olması hasebiyle ve o hanedeki eşleri de Peygamberimizin mümessilliğinde İslamı temsil etmesi bakımından onların hakkında da ayeti kerimeler zikredilmesi ehemmiyetlidir. Nasıl ki Peygamberimize gönderilen hükümler onun şahsında bütün ümmeti ilgilendirdiği gibi ev halkı için nazil olan ayetler de bütün müslümanları ve özellikle kadınları ilgilendirmekte onlara hitap etmektedir.

    Peygamber’in hanımları elbette diğer kadınlar gibi olamaz. Çünkü onlar bütün mü’minlerin anasidır. Bu emir sadece Peygamber’in hanımlarına mahsus değil, onların şahsında mü’mine kadınların hepsine mahsustur. Bir kadının nâmahram bir erkeğe karşı süslenip püslenmesi, onu celbedecek şekilde sesini inceltmesi, kırıtarak konuşması, erkekle yalnız bir yerde kalması ve evinde kimse yokken yabancı bir erkeği evine çağırması yasaktır. Kadının erkeğe cevap vermesi gerektiği yerlerde çok kısa ve erkeğin dikkatini çekmeyecek şekilde cevap vermesi gerekir. Diğer hususlar fitne ve fücurun doğmasına sebeb olur. Zira insandaki nefs-i emmâre daima insanı kötülüğe sevk eder. Şeytan da onun yardımcısıdır.

    Bu gibi hatalara düşmemek için, kadın ve erkeğin şehveti kamçılayacak hususlardan daima kaçması lâzımdır.

    Allahü Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:

    – Hem de vakar ve haşmetinizle evlerinizde oturun da, evvelki cahiliye devri kadınlarının kırıla döküle zinetlerini göstererek yürüyüşü gibi süslenip çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Allah ve Resulüne itaat edin. Ey Ehli Beyt, Allah sizden sadece şunu istiyor: Sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz bir hâle getirmek.»

    Yani, siz vahyin geldiği evde yaşıyorsunuz. O vahyin nasıl yaşandığını peygamberden görüyorsunuz. Hikmet burada. İslam, peygamber efendimizin bütün sözleri, davranışları, onayladıklarıdır. Bunları siz gözünüzle görüyorsunuz. Bunları hatırlayınız. Yani sevgili peygamberimiz kendisine nazil olan ayetleri çeşitli vesilelerle insan­lara duyuruyor. Eğitim merkezi olarak mescid birinci derecede, çarşılar, dükkanlar, işyerleri, dağlar, tepeler kullanılıyor.

    Kur’an’ın üslubuna baktığımızda dünya bir medresedir.

    Eğitim salonu yalnız okullar değildir. Oralarda eğitim salonudur ama yeryüzü bir eğitim salonudur. Buralarda eğitim devam ederken, peygamber efendimizin ömrünün yansıda evde geçiyor. Evde peygamber efendimizin hanımları nazil olan ayetleri, ve o ayetlerin paygamber efendimiz tarafından yapılan hem sözlü, hem de davanış yorumlamala­rının da kıyamete kadar gelecek insanlara nakledilmesi gerekiyor.

    İşte bu nakletme görevi de o annelerimize düşüyor. Bu sebeble Allah (c.c.) onları uyarıyor. Evleri onların eğitim merkezi olmuş oluyor. Öğretmenleri de sevgili peygamberimizdir. Ders kitapları Kur’an-ı Kerimdir ve efendimizin hayatıdır.

    Bütün bunların nakledilmesi gerektiğinden rabbim bunu emrediyor. O annelerimiz de gerekeni yapmışlar. Allah o annelerimizle bizi, cen­netinde buluştursun inşallah. Allah herşeye nüfuz edendir, Allah herşeyden haberdardır.

    Hz. Peygamber’in hiç olmazsa aile hayatında rahat olabilmesi, birden fazla eşiyle yaşarken sıkıntıya düşmemesi için kendisine özgü olmak üzere bahşedilen ruhsatlar, kolaylıklar 50. âyetten itibaren bazı açıklamalarla birlikte şöyle sıralanmıştır:

    Dörtten fazla olan eşlerle evlenmesinin helâl olması, isteyen kadınlarla mehirsiz evlenmesinin caiz olması, kadınlarının yanlarında kalma sürelerini eşit tutma (buna fıkıh kitaplarında, paylaştırma mânasında kasm denilmektedir) mecburiyetinin bulunmaması, bu âyetler geldiğinde evli bulunduğu kadınlardan başka kadınla evlenmesinin ve bunlardan birini boşayarak yerine bir başka kadını almasının caiz olmaması, vefat ettiğinde veya boşadığmda eşleriyle başkalarının evlenmesinin caiz olmaması ve eşlerinin bundan sonra yabancılara karşı daima perde arkasında bulunmaları.

    Birçok kadın, peygamber eşi olabilmek için mehirsiz olarak onunla evlenmek istemişlerdir (âyetin ifadesiyle kadınlar kendilerini ona bağışlamışlardır). Bu şartla evlenmesi âyete göre caiz olduğu halde kendisinin bu ruhsatı kullandığına dair örnek yoktur. Ayrıca kendisi, yirmi beş yaşında iken kırk yaşında dul bir hanımla evlenmiş, onunla yirmi beş yıl mutlu bir hayat yaşamış, çocuk sahibi olmuş, Hz. Hatice vefat edinceye kadar da başka bir hanımla evlenmemiştir. Şu halde daha sonra, on yıl gibi kısa bir zaman içinde birçok eşle evlenmesinin cinsel arzuyla izah edilemeyecek sebepleri ve hikmetleri olmalıdır. Fedakârlık eden bazı hanımların ödüllendirilmesi, evlilik yoluyla akrabalık (sıhriyet) bağı kurarak bazı fertleri ve grupları kazanmak, onlarla yakınlık ve dostluk oluşturmak ve bu suretle İslâm’a karşı olan cepheyi zayıflatmak, özel hayatı ve aile ilişkileri başta olmak üzere ümmetin bilmesini istediği hususların eksiksiz zaptedilip başkalarına anlatılmasını, bu amaçla toplumun Peygamber hanımlarının bilgilerinden yararlanmalarını sağlamak bunlardan bazılarıdır. Hanımların da onunla evlenmek istemelerinde birinci saik, peygamber hanımı olarak yaşama ve ölme şerefine nail olmaktır. Bu sebepledir ki, kendilerini, dünya nimetleri ile Peygamber’den birini seçmede serbest bıraktığında eşlerinin tamamı onu ve Allah nzâsını seçmişlerdir.

    “Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın” İfadesinden maksat, çeşitli yorumlar arasından bizim tercih ettiğimize göre, beraber kalma süresinin eşit olması mecburiyetinin (kasm) kaldırılmasıdır. Bu izne rağmen Hz. Peygamber, eşlerini incitmemek için eşitliğe riayet etmiştir. Eşleri de ona olan saygı ve sevgileri sebebiyle, boşayabileceğini ima ettiğinde dünyaları yıkılmış, yanlarında eşit kalmaya riayet etmese de, dünya nimet ve ziynetlerinden kendilerini mahrum etse de onun eşi olmayı tercih etmişler, buna razı ve bununla mutlu olmuşlardır.

    Hicâb (perde, örtü) âyeti diye anılan 53. âyet ile onu takip eden iki âyetin gelmesine sebep olarak iki olay nakledilmektedir. Bunlardan birincisine göre Hz. Peygamber’in kayınpederi de olan Hz. Ömer, “Evinize iyiler de kötüler de girip çıkıyor, eşlerine perde arkasında olmalarını söyleseniz!” deyip duruyordu, sonunda hicâb âyeti nazil oldu.

    En detaylı bir şekilde olayın şahidi Enes b. Mâlik tarafından anlatılan ikinci olay, Hz. Peygamber’in Zeyneb ile evlendiği günün akşamında verdiği düğün yemeği ile ilgilidir. Yemek yendikten sonra davetliler kendi aralarında sohbete dalmışlar, yeni evlileri bir türlü baş başa bırakmamışlardı. Hz. Peygamber birkaç kere dışarı çıkıp girerek rahatsız olduğunu bildirmek istediyse de fayda vermedi, bilhassa sona kalan üç kişi oldukça geç vakitte kalkıp gittiler, Resûlullah tam yatak odasına girmek üzere idi ki bu âyet vahyedildi.

    Ayette, kuşkusuz beşerî ilişkiler ve muaşeret kuralları bakımından diğer müslümanlar için de aydınlatıcı olan şu hükümlere yer verilmiştir:

    a) Hz. Peygamber’in evine, davet edilmeden yemek maksadıyla girmek yasaklanmıştır.

    b) Yemeğe gelenlerin erken gelip yemeğin hazırlanmasını evin içinde bekleyerek hâne halkını rahatsız etmemeleri istenmiştir.

    c) Yemek vendikten sonra davetlilerin kendi aralarında sohbete dalıp evde gereğinden fazla kalmaları menedilmiştİr. Burada Hz. Peygamber’in rahatsız bile olsa bunu sineye çekerek insanları incitmekten geri durduğuna; yani onun güzel ahlâkına, utanıp çekinen kişiliğine, nezaket ve zarafetine de dikkat çekilmiştir.

    d) Peygamber eşlerinin her türlü şaibeden, münafıklarla kendini bilmezlerin dedikodu malzemesi olmaktan uzak kalmalarını sağlamak maksadıyla bundan böyle yabancılarla hep perde arkasından görüşüp konuşmaları emredilmiştir.

    e) Hz. Peygamber’i üzmek ve kendisinin bırakmasından veya vefatından sonra eşleriyle evlenmek müminlere haram kılınmıştır. 57-58. âyetlerde Resûlullah’ı üzme yasağına müminleri üzmek de eklenmiş, bunları üzenin Allah’ı üzmüş olacaklarına işaret edilmiş ve üzenleri bekleyen korkunç akıbet haber verilmiştir.

  4. Newlife
    Ekim 14, 2009, 11:52 pm

    Yahu Janos,
    Benim dedemden bahsediyorsun sanki. Yayla, Akdenizlilik ve de iki eslilik haric benim dedem de cin ve din hikayelerinden baska bir muhabbet konusu olmayan bir dedeydi . Yani , Heidi’nin dedesi Alp amca gibi guleryuzlu ve sefkatli degildi…
    7 yasinda namaza baslamis 7 kere hacca ve umreye gitmis ve ayni zamanda da 6-7 dili konusabilen bir dedeydi ama 2.dunya savasindan (dedemin o zamanlarda yasadigi ulke savasa katilmisti.) boza imalatindan, o kadar cok dili nasil ogrendiginden dem vuracagina hem “Din ve Cin” hikayeleri anlatirdi…3 maymun hikayesi de askerlikte zamaninda verilen ceza nobetlerine ve sonradan da hukmu kalmadigi halde sirf emir oldugundn tutulan gereksiz nobetlere benziyor….

  5. cevap
    Ağustos 17, 2016, 3:20 am

    Cinlerin ne olduğunu biz her yerde detaylariyla açikladik halbuki. Evvelden bilinemediği için insanlara benzetilirmiş cinler, hikayelere insan gibi sokuşturulmalarida bundandir. Dumansiz ateşten yaratilmiş canlilardir. Görür duyar konuşurlar. Kayiplari bulur, uzaklari yakin eder çarparlar.
    Bakalim bu özellikler neyde görulebiliyormuş, elektrik dumansiz ateş yani ateşin canli halidir. Duyarmi duyuyorki teyp kaydediyor. Telefon duyduğu sesi binlerce onbinlerce km uzağa taşiyor. Görürmü, kameralarda elektrikduzeneğidir, göruyorki gösteriyor. Konuşuyormu, internette goruyoruz bu durumu. Kayiplari nasil buluyor peki.çikiyor kişi tv ye şu yakinim bu yakinim kayboldu diyor. Tvde bir bilen durumu haber veriyor ve bulunuyor o yakin.elektrik olmasa bu imkansiz işi gören o. Elektriğin çarptiğida malum. Göklerden haber getirdiğide. Uydular yollaniyor marsa yada başka gezegenlere onlarda elektrik duzeneğidir.uydudan yollanan verilere gore göklerden haber aliniyor. Gerek mikroskoplar gerekse diğer pekçok cihaza can verende elektriktir yoksa hiçbir işe yaramadiklari açiktir.
    İbadetleri internette tvlerde yapilan dini yayinlar küfürleri haşa Allah yok din yalan diyen darvinist siteler ve bu tür tv yayinlaridir. Fuhuş yayinlayan siteler ve tvlerde bu guruba girer.
    Cin şeytani kötülük yayan elektriksel yayinlardir.

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: